Hakkımda

Fotoğrafım
Şimdiye kadar İstanbul’da yaşadı, orada da doğdu . Toplamda 12 yılını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarında geçirdi. Sosyolojide yaptığı yandal sırasında yoğun oryantalizm ve Said tartışmalarının etkisiyle yüksek lisans tezini medyada oryantalizm üzerine yaptı. Doktorada kafasından türlü çeşitli konu geçişi sonrasında yeni medyanın toplumsal etkileri üzerine çalıştı ve bu konuda çalışmayı sürdürüyor. Takıntılı bir biçimde iletişime erişmede eşitsizlik üzerine konuşup duruyor. “Ne var canım onlar da erişseydi” karşı çıkışlarını duydukça çıldırıyor. O anlarda bir ejderha gibi ağzından ateş püskürtmek istiyor. İletişim sosyolojisine ilgi duyuyor ve bilimin, ticaret için değil toplum için olduğuna inanıyor. “Yaptığından hoşnut olan bir öğretim elemanı emekliye ayrılmalıdır” sözünü benimsiyor, o yüzden yazdığı her şeyi iki gün sonra beğenmiyor.

13 Haziran 2017 Salı

-Mış Gibi Hayatlar: Büyükşehir İnsanını Anlamaya Çalışmak


Bir araçtan diğerine geçerken insanoğlunun en tabii ve kıymetini bilmediği hareketlerden birini yapmak “zorunda” kalır şehir sakinleri: Yürümek. Çoğu yere araçla gitmeye alışık olduklarından ve artık tekerler birer uzantıları haline geldiğinden yürümek çoğu zaman büyükşehir insanı için zahmetlidir “kim yürüyecek”tir şimdi oradan oraya, fakat aynı zamanda bir bantın üzerinde hamster gibi yürümek için para öder spor salonlarına. Gözler çoğu zaman bir araç arar yürümemek için. Eğer o aranan araç bulunamadıysa of’layarak yürünür hiç etrafa bakmadan. Sadece gerektiği için, zevk almadan…

Yürümek keşiftir oysa ve bir şehir ancak adımlanarak keşfedilir. Yıllarca o şehirde bulunsanız bile şehir yürünerek yaşanır. Bir şehirde bulunmakla o şehirde yaşamak farklı şeylerdir. Bir şehir yürünerek sevilir. Hep geçtiğimiz yollara, sokaklara körleşiriz oysa ve bakmadan geçeriz. Çoğu zaman otomatikleşmiş olan bacaklarımız bizi alır götürür, ne zaman oraya geldiğimizi anlamayız. Yıllardır yanından geçtiğimiz asırlık çınar, çiçekleriyle bizi selamlayan erik ağacı, yüzyıllar öncesinden kalan bir çeşme ya da eskiden kalan ince işçilikli bir hece taşı ilgimizi çekmez bir mağazanın vitrini ya da bir reklam panosu kadar. Zira günümüz insanını büyüleyen hız ve harekettir. Değişen vitrinler, değişen reklam panoları… Sabit olan ilginç değildir, sabit olan eskildir, eskiye içkindir. Oysa sabit olan dirençlidir, direngendir, meydan okuyandır, asırlık çınar gibi, tarihi çeşme gibi…

Fakat büyükşehir insanı hızın içinde yer almasından, sürekli bir yere yetişmek için koşmasından etrafını görse de bakmaya “fırsat” bulamaz. Bir hayat felsefesi haline getirilebilecek olan şiarı vardı bir gezi dergisinin: Yalnızca keşfetmek için bak. Görmek, hayatı idame ettirebilmek için bir gereklilikken bakmak seçmektir. Birçok şeyi görürüz ama kadrajladığımız yer seçtiğimizdir, bakışımızdır, bakışımızı cezbedendir. Büyükşehir insanı görür ama bakmadan yürür çoğu zaman. Walter Benjamin’in deyimiyle “flaneur” olmaya zaman bulamaz, zaman bulamamak her ne demekse. Hergün otobüse bindiği durağın yanındaki çay ocağını keşfedemez mesela durup sokaktan gelene geçene ya da kendi içine bakmak için. Bir dantel gibi mermere işlenmiş süslemeli camiiyi, sokak aralarında kalan ve hoyratlıktan korunmak için duvarlarla çevrili olan biraz mahsun kiliseyi, yıkılmaya yüz tutan cumbalı ahşap evi ve düşünmez bizim için eski, hatta yıkıldı yıkılacak olmasından dolayı bir tehlike unsuru olan o evin birilerinin güven dolu yuvası olduğunu bir zamanlar.
Büyükşehir insanının böyle şeylere zamanı yoktur. O tam olarak kendisinin de ne yaptığını ve eline ne geçtiğini aslında anlayamadığı bir koşturmanın içindedir. Yorgun argın akşam evine döndüğünde ya çalışmaya devam eder ya ekranda bir şeyler izleyerek haftasonunun gelmesini bekler. Haftasonuna birazdan gelelim ama önce şunu söyleyelim: Büyükşehir insanı geçtiği yerlere keşfetmek için bakmazken bakanı da çeşitli şekillerde suçlamayı ihmal etmez. Etrafına meraklı gözlerle bakanlar onlar için melankolik, işe yaramaz, işi olmayan insanlardır. Hatta hedefsizdirler, zira hedef “ofis”e varmak, çok çalışmak, çok kazanmak, çok kariyer yapmak olmalıdır büyükşehir insanına göre, bir gün bile içine dönüp bakmadan, birgün bile bahçedeki ağaca bakıp gülümsemeden.

O dört gözle beklenen haftasonu geldiğinde ise önceden yapılmış programlar uygulanmaya başlanır birbir. Sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel sınıfa göre değişiklik gösteren etkinlikler genel olarak ev dışıdır, bütçeye göre. Sabah dışarıda kahvaltı, arkadaş buluşmaları, akşam yemeği belki bir iki kültürel faaliyet… Sergi gezip hayranlıkla bakmak ama her gün önünden geçilen harika mimariye sahip olan binalara bir kez olsun kafasını çevirip bakmamak… Bir “kapatılma” mekanı haline gelen alışveriş merkezlerine (daha samimi olanlar AVM diyorlar ya da hep şikayet edilen zaman yokluğundan kelime tasarrufu yapıp zaman kazanmaya çalışıyorlar) sıkışmalar, lüzumsuz harcamalar, aynı kıyafetin bilmem kaçıncısının farklı rengini almalar ve diğer giyilmeyenlerin yanına eklemeler… Sırf sinemaya gitmiş olmak için bir film seçip izlemeler… Oysa heyecanla beklediği filmler olmalı insanın hayatında, bileti alırken bile yüreğinin hızla çarptığı, salona girip film başlayınca tüm dünyadan kopup perdenin içine daldığı. Lakin böyle “melankolik” davranışlar büyükşehir insanına göre değildir ve de onlara göre ne kadar da gereksizdir, fakat sanat ruhu inceltmelidir. Satın almak, yemek, harcamak, tüketmek, tüketmek, tüketmek… Tüketerek var olmak…

Akşam edilip eve dönüldüğünde yorgunluk gelmiştir artık ve yatılıp uyunur çoğu zaman. Haftaiçi işte olmaktan, haftasonu dışarıda gezmekten sadece yatmaya gelinen otelvari bir yerdir evler ve çoğunlukla yuva sıcaklığı yoktur. Bu kadar az zaman geçiriliyor olmasına rağmen yıllarca ödenecek bir borcun altına girilerek alınmıştır çoğu zaman evler, belki ele güne karşı “evimiz var” demek için. En güzel mobilyalarla döşenmiştir, mutfak illa büyük olsundur ama çoğu zaman kahve ya da çay yapmak dışında kullanılmaz o mutfak. Temizlik için gelen yardımcı “kadın” yemekleri de yapar geliri yüksek gruplarda ve başkalarına “yemek yapıyor musun?” diye sorar bu grupta yer alan kadınlar şaşkınlıkla. “Duvarlar efendim en sevdiğimiz yiyeceklerdir. Yanına da kapıdan ve camdan bir sos yaptınız mı tadına doyulmaz.”

Haftaiçi işteyken eve gelmek için çırpınan bu insanlar haftasonu kendilerini evden dışarı atmak için amansız bir çaba sarf ederler. Çeşitli sosyal medya hesaplarından ne kadar eğlendiklerine dair paylaşımlar yapmak gibi bir görevi vardır zira ya da eğleniyor-muş gibi yapma. Kimin haftasonunu nerede, ne yaparak geçirdiği bir statü göstergesidir sonuçta. Paylaşımlara gelen yorumlar yanındakinin söylediklerinden daha mutlu edebilir onları. Bir fenomen haline gelen komik kedi videoları izlerken yanındaki kediye bakmayabilir, baksa da kovabilir onu.

Çelişkilerle doludur büyükşehir insanı. Kendi yaşadığı şehri keşfedememişken ve bunun için en ufak bir çaba harcamazken başka şehirleri merak eder, atlayıp gider oralara çoğu zaman bir turist kafilesinin içinde. Önceden belirlenmiş yerleri gezdirir rehberler onlara. Turlar insanın keşfetmesine çoğu zaman imkan bırakmaz, zaten hazır keşfedilmiş'i vardır, ona bakmak, oraya gitmek risk almamaktır. Bütün bir yıl hayali kurulan tatil tesadüflere bırakılmayacak kadar kutsaldır. Buralarda da gidilen yerleri kendi gözleri ile görmekten çok bir ekran ardından takip ederler, ne de olsa her şey kayıt altına alınmalı ve belgelenmelidir. İçlerinde illaki kendilerinin olduğu ve bazı moda çekimlerini açık ara geride bırakacak fotoğraflar çekilir ve eğer burası yurtdışı ise acilen ücretsiz wi-fi bulup onları sosyal medyada paylaşmak ölüm kalım meselesidir.

Göster(iş)/mek için yaşar bu insanlar, aynı zamanda görünmek için. Gerçekten kendi için ne yapar bilinmez. Falancalar şuraya gidip çok beğendiği için tatilde oraya gidilmeli, filancalar şu lokantayı çok övdüğü için mutlaka orada bu yenilmelidir. Bir kez olsun müzeye ya da sergiye gitmemiş olan biri sırf gidilmesi gerek diye turun peşine takılıp müze gezebilir ve birden bir sanat tarihçisi kesilebilir. –Mış gibi yapmak, -mış gibi yapabilmek bu çağda çok önemlidir. Her şeyi açık yaşayabilmek, şeffaflaşabilmek, şeffaflaşırken kalıplara girmek, “makbul” olanla yaşamak, yaşamı öyle şekillendirmek, yaşadığını –mış gibi yapmak, kendiy-miş gibi olmak ama aslında kendi olarak var olamamak.

Nasıl ki geleneksel medyada yer almanın koşulları varsa sosyal medyada da görünür olmanın koşulları var ve bu koşullar şimdi okumaya katlandıysanız bu tür yazılardan geçmiyor. Zaten görünür olmaktan çok kendi kitlesini arayan yazılar bunlar yani aslında onlara göre sıkıcı konular.
Sürekli bir yerlere yetişme telaşı içinde yaşanılan şu hayatta teneffüsler vermek gerekiyor. Durup dinlenmek gerekiyor, keşfetmek için bakmak gerekiyor. Rutinleri bozmak, hayatı selamlamak… Kendinle kalmak, kendini dinlemek… Her gün geçtiğin yola ilk kez geçiyor gibi bakmak, hergün yeni bir şey fark etmek…


Göstermek için değil, istediğin için yapmak… -Mış’ları kaldırmak, -mış’sız yaşamak… 

8 Haziran 2017 Perşembe

Kabulleniş

İlk cümleyi yazmak her zaman zordur, hele böyle zamanlar için. İnsanın içi dolup taştı mı hangi biri ile başlayacağını bilemiyor. Doğrudan kendimi anlattığım bir şey yayınlamazken yayınlamak için yazmak da, mahremiyetinin önemli olduğunu sürekli konuştuğum kişisel bir verimi paylaşma (zaten bilmesi gerekenler biliyordur) kararını almak da zor.  Fakat belki hem kendimi rahatlamak, bir parça da olsa farkındalık oluşturmak ve aynı şeyi yaşayan bir iki kişiye yalnız olmadıklarını kelimelerin arasından fısıldamak için günlerdir aklımdaydı yazmak. Kağıtlara uzunca yazdım tüm hikayeyi, yavaş yavaş onları da düzenleyeceğim ama esas olan şimdiyi yazmaktı benim için öncelikle ve bu sabah o gücü buldum kendimde…
Bu bir itirafname değil, kabulleniş. İnkar etme, ciddiye almama, “belki değildir” deme, kabul etmiş gibi yapma ve sonunda kabullenme. “Ben MS (multiple skleroz) hastasıyıyım”, “MS’liyim”, “MS’im var” ve başka nasıl kurulabilirse bu cümle. Şimdi bu cümle okunduğunda ya da duyulduğunda imgelemden çağırdığımız resimler var biliyorum. Çoğunlukla da –eğer yakınınızda MS’li biri yoksa- medyada yer alan haberlerden geliyor o resimler. “Elden ayaktan düşüren MS…”, “korkunç hastalık” ve daha ne kadar kıyamet senaryosu varsa öyle sunulan haberler ya da bazı dizilerde çeşni olsun diye sunulan acı pornografisi unsuru, bazı öykülere konu olmuşluğu da var, onu da başka zaman yazarım belki. Fakat biri yoksa tanıdığınız elbette bunların akla gelmesi en doğalı, imgelem dediğimiz şey zaten böyle oluşuyor. “Boynum ağrıyor” diye gittiğim hekim, uzun uzun MR sonucuma baktıktan sonra “O değil de, MS diye bir şey duydun mu?” dediğinde benim de aklıma Fenerbahçeli futbolcu Sedat Balkanlı gelmişti ki yanlış bir resim çağırmışım; O, ALS hastasıydı. O hekimin cümlesi “MS olabilirsin. Kontrastlı MR çektirip doğru nörolojiye gidiyorsun” diye tamamlanmıştı. Yıl 2014’tü ve galiba Nisan’dı. O hekim için sıradan bir gün, sıradan bir hasta, sıradan bir olası teşhisti, çünkü teşhis koymak uzun zaman alıyor genelde; benim için ise o gün neydi bilmiyorum, tanımlaması zor. Sonrası MR’lar, testler, tahliller, muayeneler, hekimler vs. Bu arasını uzunca paylaşmak isterim sonra. “Neden”ler, “niçin”ler, “yok canım, değildir”ler, sorular, yanıtsızlıklar… Netleşmeme, netleşmeyince “yok herhalde” demeler, “ama o zaman bu uyuşmalar niye”ler, gelmeler, gitmeler. Bunları yaşarken mümkün olduğunca az kişi ile durumu paylaşmak ve onların büyük çoğunlukla “değildir canım, olur mu öyle şey” demesi, bir hekim edası ile “hiç de öyle durmuyorsun zaten” diyerek ‘gözleme dayalı bilimsel teşhis’ler koyması. Konunun zaman zaman gündemden uzaklaşması, kontrol zamanı gelince yeniden hortlaması. “MR zamanı” diye bir zamanın hayatıma kodlanması.
Haziran 2016, MR görüntülerini değil ama MR raporu okumayı kısmen sökmüştüm artık, en azından ne aramam gerektiğini biliyordum: demiyelinizan plak. Daha önceki MR’larda olmayan, yeni gelip hoşgelmiş olan plaklarımla raporda karşılaştım. Derin bir nefes aldım ve bir süredir gelişme göstermemiş olan şeyin döndüğünü fark ettim, “nerede kalmıştık bakalım?” Doktorum baktı, baktı, baktı, diğer meslektaşlarını çağırdı, üç kafa, altı göz boynumun ve beynimin kopyasına bakıyordu ve o kopya benden daha fazla ilgilerini çekiyordu elbette. “Suretim aslımdan daha değerli” diye düşünüp kendimce eğleniyordum, onlar ‘tıpça’ konuşurlarken. Aralarındaki konuşmayı bitirdiler, dağıldılar, kaldık yine başbaşa. “Seni yatıracağım, ne zaman yatmak istersin?” dedi. Beni neden hastaneye yatıracağına mı şaşırsam yoksa tatil köyü gibi ne zaman gelmek istediğimi sormasına mı şaşırsam bilemedim. “Niye yatıyorum, iyiyim ben” dedim, güldü. Bazı tetkiler yapacakmış, ilerleme varmış, araştırılacakmış. Sonunda daha önceden okuduğum, duyduğum kısma gelmiştik, beyin-omurilik sıvısı alınacaktı. Hoş bir şey olduğunu düşünmüyordum ki gerçekten değildi ama yapılması gerekiyordu. Birkaç gün müsaade istedim, “işlerimi ayarlayayım” dedim. Anneme, babama söyledim, eşim zaten yanımdaydı. Büyükler tarafında hemen bir panik havası ki o hava hiç geçmiyor zaten. Benim derdim ise ‘hastane pijaması’. Yattım hastaneye, durumdan kurtuluş olmadığına göre eğlenmeye çalıştım. Oda arkadaşım “yıkanıyorum teyze” vardı, beyninde pıhtı attığı için konuşamıyordu ve sadece “yıkanıyorum” diyebiliyordu. Bahçede, hastanenin kantininde oturup sürekli yoklamalarda “yok” yazıldım: Hasta yerinde yok, bu gezenti durumum BOS alınana kadardı tabii, sonra mecbur yattım. Küçük çaplı bir atak geçirdiğim için kortizon aldım. Velhasıl çıktım, evde bir süre dinlendim falan. Sonuçlar çıktı ve artık teşhis kondu: MS’sin. Birkaç hekim daha falan. Herkes hem fikirdi. Ben de “tamam” dedim, en azından artık netleşmişti. Net olmayan şeyler takıntı derecesinde rahatsızlık oluştururdu zaten bende, hala da öyle.
Sonrası kabullenir gibi yapma. Zaten bir süredir şüphe vardı, artık belli oldu, sürpriz değil, biliyorduk zaten düşünceleri. Koruyucu tedavi başlaması, başlasam mı başlamasam mı kararsızlığı. Ara ara uyuşmalar, bazı inatçı uyuşmalar, zaman zaman yorgunluklar… Öyle sıradan bir yorgunluk da değil, kolunu kaldıramayacak kadar yorgun olma,  “fatigue” diyorlar. Bir yandan hayata devam etmek elbette, bunlar zaman zaman oluyor. Ama hayat etkileniyor. Haftasonu için plan yapıp sabah kolunu kaldıramayabiliyorsun mesela yorgunluktan, sonrası bir o tarafta, bir bu tarafta uyumak. Kitap okurken defalarca uyuyakalmak, uyuyakaldım okuyamadım diye sinirlerini bozmak, yazmak istemek ama konsantre olamamak. “Aman canım yazma sen de o zaman” diyerek moral vermeye çalışanlara öfke ile bakmak. Yazmak benim işim, okumak benim işim, mutluluk sebebim. Üretmek istemek ama zaman zaman yapamamak. Bazen dostlarla bunu paylaşmak ama anlaşılmamak. Birçok hal ve direnmek. Yapamadıklarından, verdiğin sözleri tutamamaktan pişmanlık duymak. Dostunun konuşmacı olarak çağırdı yere gidememek mesela, son dakikada iptal etmek, sonrasında mahcubiyet duymak. Tüm iç çekişmeler yetmez gibi bazen hastalığıma üzülen yakın çevremi bununla ilgili teselli etmek, iyi olduğuma inandırmak ki zaten iyiyim. Fakat insan destek vermek değil, destek olunmasını bekliyor tabii bu durumda. Tüm bunlar olurken elbette devam ediyor insan hayatına ve herkesin hayatında olabilecek olan sıradan stresler ve sinir bozukluklarını da yaşıyor ta ki ilk defa gerçek bir atak ile karşılaşana kadar…
Ve şimdi… İçimdeki şaşkın dostumun bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum şimdiye kadar. Şaşkın dost diyorum çünkü kendi kendini düşman görüyor MS. Bağışıklık sisteminin sinir sistemini yabancı olarak görüp ona saldırıyor, neden böyle bir şey yaptığı bildiğim kadarıyla bilinmiyor. İçimde bir savaş var yani, içimde bir direniş var. Olay mahali, savaş meydanı gibiyim. Zaman zaman böyle şeyler olabileceğini biliyordum elbette ama yaşamak çok daha başka. Lakin hiç olmadığı kadar da pozitifim şu sıra ki hiç de sevmem bu kelimeyi. Hayatın değerini anlamakla meşgulüm. Köşedeki pastaneye gidebilmenin, bir dostun sizi alıp havalandırmaya çıkarmasının güzelliğini sezmekteyim. Dostlarımı biriktirmekte, suni ilişkileri kenara koymaktayım, yükleri fark etmekteyim. Can sıkıntısından attığım tweetlerdeki ruh halimi çözüp “hocam, iyi misiniz?” diyen hatırnaz bir öğrencim olduğundan mutluluk duymaktayım, sadece kendi işlerinin olduğunu düşünenlere inat. Hayatı yavaşlatmazsan hayat bir şekilde yavaşlatıyor insanı işte ve “dur, bir düşün” diyor, şikayetçi değilim. Günlerdir evde olunca çokca zamanı oluyor insanın düşünmeye, sorgulamaya.
MS ile gerçek tanışmamızı yaptığımız bu atak hafif uyuşmalarla çıktı ortaya, sonra MR, yeni plak, lezyon da diyorlar. ‘Tıpça’ leyzon, halkça plak. Atağın çeşitleri var ama elbet benim yazmama gerek yok bunları, akut atak şimdiki. Kortizon tedavisi. İlk başlarda iyiydim halbuki, okula gittim, serumlarımı okulda aldım, revirin maskotu oldum, “demirbaşa kaydedin” beni dedim, “hep buradayım nasıl olsa.” İşlerimi hallettim, dersimi yaptım. Fakat ne olduysa fenaca geldi sonradan. Hoşgeldi, ne diyelim?
Şimdi gerçekten kabullendim. Kronik hastalıklar da yas dönemi gibi biraz. İnkar, depresyon, yok sayma, kabullenme vs. Şimdi bir kabulleniş. Daha önce yakınlarıma söylediğim, sanki suçlu gibi saklamaya çalıştığım şeyi artık söylemekten çekinmiyorum. Çünkü bu bir suç değil, insan neden böyle bir psikoloji yaşıyor bilmiyorum. Neden söylememek, neden saklamak? Kabulleniyor ve söylüyorum. bu yazı ile malumu ilan ediyorum. Çünkü bu utanılacak bir şey değil ve bu acınacak bir şey de değil. Evet, bu bir rahatsızlık ve evet şu an için tedavisi yok. Belki çekinen, söylemeye korkan başkaları da vardır. Çekinmek ve korkmak aslında karşınızdaki insanın acıyarak bakan nazarından belki de, zihninde oluşmuş olan MS imgesinden. Günlerdir, eskiden kalma bir şarkının şu sözleri var aklımda: “Yalnız dikkat acımayın acınmak canımı en çok acıtandır.”
Bu sıralar ziyaretime gelen bir dostum başka birini anlatırken “Adam hiç MS gibi durmuyor” dedi tamamen iyi niyetiyle. “MS gibi durmak ne ki?” dedim gülerek, “ben normalde öyle mi duruyorum.” Normal insanız biz de işte, hayatın içinde, herşeyi yapan. Başka bildiğim akademisyenler var mesela, mühendisler, hekimler… Bunları yazmak bile o kadar saçma ki… Lakin insanların zihnindeki MS hastası kalıbını yıkmak biraz zor galiba. Atak süreleri dışında herşeyi yapıyoruz oysa. Beni bilen bilir, deli gibi yürürüm ben, çok severim, hele bir de sinirliysem acayip yürürüm. Birden bir bakarım nerelere gelmişim.
Yavaş yavaş noktalayayım artık bu yazıyı. Bunları neden yazdım? Yaşadığım şeyi dramatize etme, ifşa etme değil derdim. Yaptığı, yaşadığı herşeyi çeşitli şekillerde sosyal medyada paylaşanları da hiç haz etmem üstelik. Fakat bu yazı bir süreci, bir hastalığı kabullenişi, bunun gizlenecek, çekinilecek bir şey olmadığını, istemem ama herkesin başına gelebileceğini ve korkulacak bir şey olmadığını, onunla yaşanabileceğini aktarmak için yazıldı. Ulvi bir görev falan üstlenmiyorum, o kadar önemsemiyorum yaptıklarımı ama aynı şeyleri yaşayanlara bir destek olur belki. Bir akademisyen olarak bunu yazmanın, böyle bir hastalığımın olduğunu paylaşmanın bazı öğrencilerin çeşitli şekillerde muhabbetlerine ‘meze’ edilebileceğini de farkındayım. Bazı öğrenciler bazen bazı konularda çok ‘acımasız’ olabiliyorlar. Lakin benim baktığım yerden bu benimle ilgili bir konu değil, zira egosunu öğrenci üzerinde tatmin eden insanlardan olmadım.

Günümüz için uzun sayılabilecek bu yazıyı okuma zahmetine katlandıysanız ve bu yazı ile MS hastası olduğumu öğrendiyseniz lütfen “çok üzüldüm”, “Allah sabır versin”, “geçmiş olsun” vs gibi teselli cümleleri kurmayınız. Vah vah etmeyiniz. Kendinizle, dünyayla, hayatla barışırsanız MS, hayatın değerini anlayabilmek için neredeyse bir hediye. 

28 Şubat 2017 Salı

Zamana Dair

Hayat, yaptıklarımız ile yapmak isteyip de yapamadıklarımız arasında geçiyor. “Yapmak isteyip yapamadıklarımız”ın içini ne bir toplumsal baskı ne de kendi iç hesaplaşmalarımız dolduruyor. Sorun belli: Zaman.
Modern insanın sıkça duyduğu zaman yönetimi diye bir kavram çıkıp gelmisin akıllara. Zira biz zamanı değil, zaman bizi yönetiyor. İnsanın hadsizce herşeyi kendisinin yapabileceğini düşünme hastalığından ibaret zaman yönetimi kavramı oysa ki, tıpkı insanın doğanın da efendisi sandığı gibi kendini. İnsanın kendi dışında gelişen ve değişen herşeyi kontrol altına alma çabası belki de mutsuzluğun en baş sebebi (mutluluk nedir, mutlu olmak gereklilik midir, mutluluk hayatın tümüne yayılmalı mıdır soruları ayrı bir tartışma olsun).
Zamanı doğru kullanmak da değil sorun. Nasıl kullanılır bir zaman? Parçalara mı bölünür? Aslında bölünmüştür. Dakikalar, saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar… Hepsi bu bölünmenin eseri değil mi? “Şu zamanda şunu”, “Bu zamanda bunu” yapmak gerekir der hep dışarıdan sesler ve nihayet iç sesimizi de ehlileştirir bu dış sesler. Kendi kendimize söyler dururuz dış seslerin cümlelerini ve ekler dururuz “şimdi zamanı değil”, “şimdi bunun zamanı” ve “artık kaç yaşındasın” dayatmalarını, içimiz yönlendirmese de iç sesimizi. O dış sesler nasıl da şekillendirmeye başlar iç sesimizi, o ses bize, biz o sese yabancılaşırız ama yine de birbirimizi sever gibi yaparız. Disipline edilmiş bir sestir oysa ki o.
Ve belki de en manasız olan ifade zamanla ilgili: Zaman ayırmak. “İnan, hiç zamanım yok. Olsa ayırmaz mıyım sana?” cümlesini veya tam olarak aynısı olmasa da benzerini birilerine kurmuş veya birilerinden duymuşuzdur. Her şeyi kendi hakimiyeti ve mülkiyeti almaya çalışan insanoğlunun aymazlıklarından biridir. Önce kabul etmek gerekir ki; sahip olabildiğimiz bir zaman yoktur elimizde. Diğer yandan hepimizin en az bir kez kurmuş ve duymuş olabileceği cümlede yatan anlam ise zamanın olmadığı değil, “seninle geçireceğim zaman yok” demektir. Birlikte olmak isteyen birine başka şeyleri boşverip yanına gidememek değil, gitmemek demektir aslında.
Zamanımız yok doğru, çünkü zaman bizim mülkiyetimizde olabilecek bir şey değildir. Dağlardan gelip bir umumi çeşmedeki su ne kadar bizim ama “bizim” suyumuz değilse, zaman da o kadar “bizim” zamanımız değildir. Birileri o suyu şişelere koyup satarsa işte o zaman o su “bizim” suyumuz olur, neyse ki henüz şişelenen bir zaman yok, o halde zaman üzerinde mülkiyetimiz yok. Bir mülkiyet değil ama bir aidiyet varsa o da bizim, zamana ait olduğumuzdur. Narsistlikten uzak bir şekilde aynaya dönüp bakarsak yüzümüzdeki güzel çizgiler, beyazlayan saçlar zamanın üstünlüğünü gösterir bize; boyalar ve çeşitli yüz gerdirme işlemleri ise zamanı yenmeye çalışan hırslı insanlığı koyar gözümüzün önüne.
“Zamanla yarışırız”, “zamana direnmeye çalışırız” ama yeri gelince de uysal bir kedi gibi “zamana bırak”ırız. En büyük düşman, en güçlü rakiptir zaman insanlık için, hep yenmeye, hep yetişmeye çalıştığı. Ne karşımızda ne de uzağımızdadır oysa zaman. Hava gibidir, tam da bizi çevreleyen ama bizim fark etmediğimiz. Dost gibidir, yoldaş gibidir her yolu birlikte adımladığımız. Onunla yarışmaya, ona direnmeye gerek yoktur. Ne önünden koşabiliriz ne gerisinde kalabiliriz söyledikleri gibi.
Gereken onunla kavgadan vazgeçip birlikte yürümeyi öğrenmek.
Ve evet “zaman yok”.
Zaman, bizim içimizde.

Biz, zamana içkin.  

17 Ağustos 2016 Çarşamba

"Elde Var Hüzün"



“İnsan kendini bir şarkıda bulamıyorsa, hani biraz da olsa bulamıyorsa durum vahim” derdim. Şarkıyı buldum neyse ki. Dinleyip dinleyip, boş bulduğum, kimseyi rahatsız etmeyeceğim yerlerde (sesim kötümüdür biliyorum) bağırıp duruyorum. Biraz rahatlatıyor, su serpiyor gibi. Nakaratı hep gözlerimi dolduruyor, sesim daha da kötüleşiyor. Ama olsun varsın, rahatlatıyor. Hangi şarkı mı? Söylemeyeceğim.
Yazmak hep söylemekten daha kolay oldu benim için, kendimi yazarak daha iyi anlatabildim, belki de sözümün kesilmemesinden, kesilse bile hisetmememden dolayı. Şarkıyı buldum bulmasına da “acaba şiirlerde bulur muyum kendimi” dedim ve peşine düştüm. Şiir okumayı severdim ama uzun zamandır bu kadar hırsla –doğru kelimemi emin değilil- okumamıştım. Bir iki birşeyler okuyup bırakırdım, bir zamanlar okuldaki odamda masamın hemen başında asılıydı bir şiir, odam değişince onu orada bıraktım. İçimdeki yeri ise sabittir “Zümrüdüanka”nın.
Velhasıl kitaplara daldım, internete vurmadım yani kendimi. Sevdiğim şairlerin beni kucaklayacak yeteri kadar kitabı vardı evimde, hafızam da fena değildir. Öncelikle her yağmurda aklıma gelen aslında şiirle yağmur dışında çok da ilgisi olmayan bir şiir çağırdı beni.
“Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
Yağmur çiseliyor.”
Elbet bu değildi aradığım. Hep yağmurla ilişkisini kurduğumdan hayatımda vazgeçilmezdi ama daha toplumcu bir şiirdi. Sanata bakış açım genelde toplum için olmasından yanaysa da şimdi bireysellik aramakla meşguldüm. Hem de sen sinsi sinsi her yerimde gezerken ve birden bire hesapta olmayan ağrılar çıkarırken benim karşıma.
Bir yandan dinlediğim şarkılar beni şuraya götürdü:
“Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız”
Tam da bireyci bir şiir değil mi? Ama yine olmadı. Aradığım tam da bu değil aslında. Biraz daha direnç gerek bana.
“Işıkları tutamıyorum
avuçlarımdan kayıyor
karanlık en büyük korkum
gece gittikçe çoğalıyor”
Güzel güzel olmasına ama tam da korkularımı yüzüme vuruyor. Karanlık diye haykırıyor bana satırların arasından, nerede aydınlık? Biraz olsun umuda ihtiyacım var halbuki benim. Arayışa devam o zaman.
“dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın,
buraya böyle gelmiş olmanın,
gecene yol açmanın, ki içinden rüzgar geçirmenin
ne büyük güç istediğini anladım. durmanın ne büyük sabır…”
Ve aynı kitabı karıştırırken bir şeye daha rastladım, hem de son birkaç yılımın en büyük sorunu belki de.
“bir yerde vahim bir yanlış yapılmıştır
ne yadsımaya dilim varır
ne düzeltmeye gücüm yeter”
Öyle ya bazen bazı şeyleri düzeltmeye gücün yetmez, “çapını bil” der bazıları, belki de seninle dostluğumuz bu yüzdendir (önce arkadaşlığımız diyecektim ama fark ettim ki arkadaşlıktan öte seninle durumumuz). Evet düzeltmeye gücüm yetmedi, yedim bitirdim kendimi. Haksızlık bana ya da bir başkasına ne fark eder. Bu dönem için çok mu hayali? O halde birkaç dize daha sana:
“Bir hayalden geldim ben,
Bir hayal verdim sana”
Ve bundan sonra ne mi oldu? Bak aynı sayfalardan içime işleyen bir dize daha:
“Ve insan
Sabahın nemi kadar sessiz olmayı isteyecek”
Ben de istedim aslında, öyle susayım kalayım istedim. Susayım, öyle susayım ki, bir daha tek laf etmeyeyim. Kimse bilmesin ne düşündüğümü, kimse karşı çıkmasın düşünceme, kimse yeniden incitmesin beni düşüncemden dolayı. Susayım öyle susayım ki lal olayım, hatta bir adım daha öte; susayım, bir de duymayayım… Ahraz olayım. Vahim yanlışlara böyle tepkisiz kalayım. Olamadım, sen oldun.
Sonra şunu öğrendim:
“İçime işleyen acıyı size değil
Bir suya bırakmayı öğrendim
Dal olmaktan vazgeçeli çok oldu
Bu yüzden ne bir ağacım var
Bana beden
Ne de çiçek açacak benden.”
Çiçek açmamaya karar verdim, karar verdik. Hoş acıyı da size anlatmamayı öğrendim, zira anlamadınız. Bu yüzden tek başıma değil belki ama az başıma var olmaya karar verdim.
Şimdi belki biraz arka arkaya:
“Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce”
Öyle ya insan derde düşmeden anlamıyor, ne bilsin?  Ve sonuç olarak dedim ki önce;

“Tam unutmaya alıstırmışken kendimi
artık unutmak istemediğimi fark ettim
(Artık unutmak istemiyorum)
(Artık unutmak istemiyorum)”
Unutmak istemiyorum, evet; çünkü uzun vadede sen sinsi çok şeyi unutturabilirsin bana.
Ve ne buldum o kadar şiirde bilir misin? Öncelikle şunu
“Hayalleri dik tutmak gerekir”
Ve ardından şunu
“Birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün”


20 Haziran 2016 Pazartesi

Sınıflarımız Mahremimizdir

Çiçeklerinin yaprakları biraz dökülmüş olsa da yine de çiçeği burnunda bir öğretim üyesi ve kıdemli bir “resmi” öğrenciliği (öğrencilik baki zira hayat boyu) geride bırakmış biri olarak sınıf ve ders mahremiyetini yeniden sorgulamak zorunda kaldım son bir olay* karşısında.
Lisans yıllarında dersin, sınıfın mahremiyeti pek sorgulanmaz elbet. Girip ders dinlenilen, bazen dinlenmeyen bir yerdir. Ders dinlemenin, ders almanın bir ritüel haline gelişi ise yüksek lisans ile başlar, doktora dersleri ile zirveye çıkar. Her hoca aynı keyfi yaşatmayabilir, her öğrenci de aynı keyfi almayabilir ama o başka yazının konusu olarak bir kenarda dursun. Bunlar öğrenci perspektifinden bakınca görünenler. Öğretim üyesi için de benzer bir sıralamanın olması mümkündür. Öğrenci sayısı azaldıkça ki (basamak yükseldikçe öğrenci sayısı azalır), konu derinleştikçe mahremiyet artar, bir gizin peşinden gitmeye dönüşür konuşmalar. Konuşmalar ve tartışmalar arttıkça farklı yorumlarla bambaşka bir bilgi dağarı ortaya çıkmaya başlar ki o bilgi kimsenin bilgisi değildir, o bilgi o havayı soluyan herkesin bilgisidir. Ne dersler yaşamışımdır, ne dersler yaşatmıştır ki hocalarım derin bir yorgunluk ve umut ve de huzurla ayrılmışımdır sınıftan.
Belki bazen çok da hoşuma gitmeyen, belki katılmadığım, belki de bana ters gelen şeyler duymuşumdur derslerde. Eğer konuşulabiliyorsa -ki üniversite bunu gerektirir- derslerde konular tartışılır, bir karara varılamasa da düşünceler ifade edilir. Bir derste bir hoca ile yaptığım tartışmayı anımsıyorum şimdi; “Haklı olabilirsin ama ben böyle düşünüyorum” demişti, kimse birbirine fikrini dayatmaya çalışmadı.  O öyle düşündü, ben böyle. Farklı düşündük ama ben ondan çok şey öğrendim. Ne benim ve eminim ne de başka arkadaşlarımın aklından derste anlatılanları şikayet konusu haline getirmek, yöneticilere şikayet etmek geçmedi. Derste okuttuğu kitaplardan dolayı hakkında soruşturma açılmış bir hocamız vardı ve en azından benim çevremde olanlar ve ben duruma o dönemde de hiç anlam verememiştik.
Bir başka hocanın derste “gazeteciler örgütlü olmalıdır” dedikten sonra, “arkadaşlar örgüt diyorsam öyle terör örgütü gibi değil” gibi bir açıklama yapmasını şaşkınlıkla dinlemiştim ve sınıfın zekasına yapılmış bir hakaret olarak kabul etmiştim. Şu an sınıfın diğer tarafında olan biri olarak (yıllar sadece iki adım ilerletiyor demek bizi, sıralardan kalkıp iki adım atıp kürsüye yaklaşıyoruz) maalesef bu açıklamanın bazen gerektiğini üzüntüyle anlıyorum. Anlatılanların zaman zaman ne kadar da yanlış anlaşılabildiğini, nasıl farklı yorumlanabileceğini gördükçe derin bir sızı duyuyorum. “Bu konuyu anlatıyorum çünkü…”, “Bu kişinin görüşleri önemli çünkü…” açıklamalarını yaparken rahatsızlık ve zaman zaman utanç duyuyorum, lakin bazen düşünüyorum da utanç duyması gereken ben miyim yoksa bunu bana hissettirenler/hissettiren şeyler mi?
Diğer yanda başka bir duruma da değinmemek mümkün değil elbet. Kendi görüşünü dosdoğru sayan hocalar yok mu? Sanki o bütün sınıf tornadan çıkmışcasına aynı görüşe sahip olmalı. Zaman zaman “karşıt” düşünceleri aşağılayan, hakaret eden şeyler söylemeyi kendinde hak gören “kıymetli” hocalarımız. Fikrini dayatmayı seven, karabasan gibi öğrencinin üzerine çöken hocalarımız. Öğrencinin kendi görüşüne yakınlığı/uzaklığı ile notu arasında doğru orantı kuran hocalarımız.
Mahremiyet ile başlamıştık yazıya. Sınıflarımız mahremimiz midir? Özel alan, kamusal alan, mahremiyet gibi bir dizi kavram tartışılabilir elbette. Kavram alanı olarak mahrem de sayılmayabilir sınıflarımız ancak özgür alanlarımızdır. Ve eğer bir hoca sınıfında söylediklerinden dolayı mağdur ise hepimiz artık risk altındayızdır.


* http://www.birgun.net/haber-detay/prof-zeynep-sayin-ogrencim-muhbirmis-bilgi-universitesi-mahremiyet-ihlalini-mesru-kildi-116676.html

7 Haziran 2016 Salı

Akademide Bağlantısızlar Hareketi Mümkün Mü?*


GİRİŞ
Soğuk Savaş döneminin iki esas oyuncusunun yanında belirip rol çalmaya çalışmasa da “ben de varım” diyen bir yapı Bağlantısızlar Hareketi. İki kutupta da yer almayı reddeden, iki kutuplu dünya dayatmasına karşı çıkan bir alternatif. Başarısı ya da başarısızlığı bu çalışmanın sınırlarının içinde yer almıyor. Çünkü bu çalışmanın derdi Bağlantısızlar Hareketi değil, Bağlantısızlar Hareketi’nin verdiği ilham akademi çatısı altında, her türlü dayatmacı iktidara karşı durarak bilgi üretiminin mümkün olup olmadığı. Sözü edilen olabilirlik sorgulanırken aynı zamanda neden böyle bir tutuma ihtiyaç duyulduğu sorusu da yazıyı şekillendiriyor.
Bağlantısızlar Hareketi’ni kısaca hatırlatarak başlayan bu yazı, ardından bilgi iktidar ilişkisini akademide çizilen sınırlar üzerinden tartışıyor ve ardından “ne yapılabilir”in yanıtlarını arıyor.

BAĞLANTISIZLAR HAREKETİ’Nİ HATIRLAMAK
Bağlantısızlar Hareketi, Soğuk Savaş döneminin soğuk ve gergin havasına kafa tutan bir birleşim. Ne SSCB’nin ne de ABD’nin yanında olan bir hareket. Aslında meydan okuyan bir duruş. İki kutba ayrılmış dünyada iki tarafta olmayı da reddetmiş, iki kutbu da karşısına almış bir hareket. Yani iki taraflı baskıya da bir karşı koyma çabası, bir direniş, bir var oluş mücadelesi. Orta yolcu değil, aksine “ben/biz de varız” diyen bir oluşum yani bir alternatif. Detaylar için pek çok kaynağa bakmak mümkün, tarih anlatmak değil derdimiz, tarihe dayandırmak sadece. Ancak çok kısa anımsamak gerek belki.
1955 Baldung Konferansı Bağlantısızlık (Non-Alignment) için bir başlangıçtı. Anlayış ve felsefe hemen oluşmasa da bir adımdı. Bağlantısızlığın, yani hiçbir bloka veya askeri ittifaka bağlı olmama hareketinin ilk teşkilatlanması Yugoslavya lideri Tito ile Mısır Başbakanı Nasır’ın teşebbüsü ile 1961 yılında oldu. Aynı yıl yayınlanan deklarasyonda her türlü sömürgeciliğe karşı gelindi (Armaoğlu, 1994: 625-626). Bağlantısızlar iki güç blokundan da ayrıydılar ve olabildiğince onlardan bağımsızdılar, ancak blok içinde diğer bloklara yakınlıklar olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla aslında Bağlantısızlar aslında kendi içinde de bağlantısızdırlar ama temel bir noktada direngendiler; sömürü ve baskıya karşı durdular/durmaya çalıştılar.

BİLGİ İÇİN BİLGİYE KARŞI
Soğuk Savaş döneminden daha da karmaşık, daha da kutuplu olan akademide bağlantısız olunabilir mi yani oluşan bilim iktidarına/iktidarlarına alternatif oluşturulabilir mi? Egemen yapılanmalar içinde yer almayı reddederek yeni bir yapı tasarlayabilmek mümkün mü?
Bu soruların yanıtlarını aramaya başlamadan önce bağlantısız ile ne demek istediğimizin değil ama ne demek istemediğimizin sınırlarını çizmek gerekiyor. Bağlantısız demek hayata karşı bir duruş sahibi olmayan demek değildir. . Etliye sütlüye dokunmayan, yazıp çizdiği ile bir şey söylemeyen ya da söylememeye özen gösterenler, bir sorunsalı çözme derdi ve kaygısı taşımayanlar, akademik basamakları hızlı tırmanmak için salt puan desteleme peşinde olanlar bağlantısızların sınırları dışında. Onları bilim değil, bilgi de değil, enformasyon devşirenler olarak ayrı tutuyoruz. Bilgi üretmeyip bilgi derleyenler bağlantısızlardan bağımsız. Bağlantısızlar ise akademide oluşan bloklardan ayrı olarak var oluş mücadelesi verenler, eğriye eğri doğruya doğru diyenler.  Derdimiz “belirli bir çevrede  yaşayan” ve yapılan çalışmaları yine bu çevrenin kriterleri ile değerlendirenlere karşı direnenler.
Orada ya da burada yer almadan, kimseye yaranmaya çalışmadan sadece ürettiklerimizle, kurulan sözle akademide varlık sürdürebilir mi? Sadece tek bir tarafa bakmayı öngören kutuplara sentezle yanıt verilebilir mi? Minerva’nın baykuşunun topladığı bilgileri, Simurg’un bilgeliği ile harmanlayıp yeni bir söz kurulabilir mi?[*] Elbette kurarız, lakin çok kolay değil. Bir tarafta Minerva’nın baykuşunu ululayanlar, diğer yanda Simurg’u göklere çıkaranlar (ve elbet tersini de söylemek mümkün: Baykuşu kötüleyenler, Simurg’u yerin dibine sokanlar da yok diyemeyiz) varken iş biraz karmaşık, iş biraz zordur.
Bilginin, üretildiği coğrafyaya göre önem kazanması ya da önemini yitirmesi hatta yüzüne dahi bakılmaması ya da hayranlıkla baktıkça anlamsızlaşması bağlantısızların mücadele etmesi gereken en temel sorunsallardandır. Sorun, bilgi ve iktidar sorunudur yani ikisinin birbiri ile olan ilişkisidir.  Foucault’nun üzerine çokca kalem oynattığı bir alandır sözü edilen. Foucault’nun bilgi ve iktidar sorunsalına bir yanlışı düzelterek başlamak gerekir. Bir yanlış anlamanın tersine Foucault “bilgi iktidardır” demez. Foucault’nun sözünü ettiği bilgi ve iktidar arasındaki bağlantıdır; biri diğerine eşittir demez; fakat aralarındaki güçlü ilişkiye dikkat çeker. Foucault (2013: 65-66), Hapishanenin Doğuşu’nda bilgi ve iktidar arasındaki karşılıklı sürece değinir. İktidar bilgi üretir, iktidar ve bilgi birbirlerini doğrudan içerir, bir bilgi alanı oluşturmadan ilişkisi olamaz ve aynı zamanda iktidar ilişkilerini varsaymayan ve oluşturmayan bir bilginin ve bilgi alanının olamayacağı kabul edilmelidir. Ayrıca bilgi ve iktidar kavramlarının arasında ayrıca bir de hakikat kavramının önemine dikkat çeker Foucault: “Hakikat üretilir. Bu hakikat üretimleri iktidardan ve iktidar mekanizmalarından ayrı değildir, çünkü hem bu iktidar mekanizmaları bu hakikat üretimlerini mümkün kılar, bunlara yol açar, hem de bu hakikat üretimlerini kendinde bizi bağlayan, birleştiren iktidar etkileri vardır. Beni ilgilendiren şey, hakikat/iktidar, bilgi/iktidar ilişkileridir” (Foucault, 2007, 173).
Tartışma sırasında tutamak oluşturabilecek kavramların ilişkileri için başvurduğumuz Foucault’nun düşün dünyasından sonra yeniden sorunsalımıza dönmek yerinde olacaktır. Sorunu bilgi ve iktidar sorunu olarak tanımlamıştık, peki bu sorun nerededir? Akademide iktidar olanlar mı bilgiyi belirler yoksa bilgi mi iktidarı belirler? İktidar olanların (siyasi iktidar) bilgiyi belirlediği bazı durumlar ortaya çıkabilir ki çok tehlikelidir. Siyasi iktidarlara  yakınlıklarından dolayı oluşan bazı gruplar bilgi iktidarını da ele geçirmeye çabalayabilirler ya da her siyasi iktidar kendi bilgisini üretmeye çalışabilir ve bu ürettiği bilgiyle kendine bir gerçeklik yaratabilir. Dolayısıyla o siyasal görüş yelpazesinde değilseniz ya da yelpazenin içinde ama onlar gibi değilseniz dışarıda kalmak durumu ile yüz yüze kalırsınız. Fakat bu yüzleşme bir dışlanma değildir bağlantısız olma yolunda olanlar için ya da bu yüzleşme başka bir akademinin mümkün olabilirliğini sorgulatır. Bir diğer yanda ise ürettiği bilgi ile iktidar elde edenler vardır ki onlara duyulacak saygı sonsuzdur. Lakin bilgiye eleştirel yaklaştığınızda ya da öyle düşünmediğinizde sonucu diğerinden çok da farklı olmayabilir.

SINIRLARA DİRENMEK
Peki ya bağlantısızlar ne yapabilirler ya da neden bağlantısız olmak gerekir? Sorun bilgi iktidarını ele geçirmekle ilgili değildir, aksine bu iktidara karşı durabilmek, başka bir perspektiften bilgi üretebilmektir. Bu noktada Said’i ve postkolonyalizmi anımsamakta fayda var. Said en önemli çalışması olan Şarkiyatçılık’ta Batı’nın Doğu hakkında ürettiği bilgileri, bu bilgilerin doğruluğunu ve oluşturdukları söylemi sorgular. Bunun dışında “iktidara hakikati söylemek” kavramını öne süren Said, hakikat kavramı ile “mevcut iktidarları yıkmaya ve iktidar ilişkilerini değiştirmeye katkıda bulunabilecek bilgi üretimini ima eder” (Traboulsi, 2010: 71). Bağlantısızların da çabası bu bilgiyi üretmek, hakikate katkı yapabilmektir. Fakat burada kullanılan hakikat kavramı bile kimi zaman rahatsız edici olabilmektedir, zira zannedilir ki bazı kelimeler, bazı kavramlar birilerinin, bir grubun tekelindedir ve onlar yalnızca kendilerinin istediği ve yükledikleri anlam ile kullanılsın isterler. Bu “kavram bencilliği” ya da “kavram mülkiyeti” sözü edilen kavramları başkalarına kapatmaya çalışırken aynı zamanda üretilmek istenen hakikate de ket vurur. Hatta öyle ki kavram bencilleri ile kavram mülkiyetçileri sınırladıkları kavramlar ile kendi düşünsel yapılarını da sınırlandırırlar.
Sorun ve mücadele alanı sadece kavramlardan ibaret değildir elbet. Akademik çalışma/çalış(a)mama alanlarının yazısız bir sözleşme ile uygulandığı dönemler daha gerilerde diyemesek de çember genişlemiş durumda. Lakin bir yerden genişleyen çember diğer yandan daralmıyor mu? Her dönemin tabusu başka, akademi dönemlere uygun olarak tabular oluşturmuyor mu? Her dönemin “öne çıkanları”, her dönemin “öne çıkan” tabuları… Birileri tabuları kutsar, diğerleri bu tabulara bilimdışı saldırır. Saldırı ve kutsama eylemleri iki taraflı gerçekleşir. Oysa tabular yıkılmak için vardır ve yıkımalıdır, lakin hakaretle değil, bilimle; saldırganlıkla değil, akademik bir dille. Bağlantısızların yapabileceği budur; kendi düşünce yapılarına ters düşen düşüncelere kalemleriyle, birikimleriyle, sözleriyle yanıt vermek. Karşı düşünce her nereden gelirse gelsin, hoşgeldi sefa geldi diyebilmek, saldırmadan eleştirmek.
Karşılaşılabilecek bir diğer sorun ise tıpkı mülkiyet edinilmiş kavramlar gibi mülkiyet edinilmiş çalışma alanlarıdır. Akademide parsellenmiş bazı konular bulunur, hatta bazıları sadece parsellenmekle kalmamış dışarıdan içeri girilmesin, içindekiler de dışarı çıkmasın diye dikenli tellerle etrafları örülmüştür. Bir şeyi sınırlandıran herşey; ister dikenli tel ister duvar olsun sadece dışarıdan birinin girmesini değil, içeriden de birilerinin çıkmasını engellemek içindir, ülke sınırları gibi. Sınırları aşarak zaman zaman içeri sızabilmek mümkünse de yakalanıp sınırdışı edilmek an meselesidir. Dert edilen bir konunun çalışılması sınırların içindekileri rahatsız ederken aynı zamanda sınırın dışında (ama başka sınırlarda) bulunanların da sizin o sınırda olduğunuzu yaftalaması demektir. Bağlantısız olma yolunda ilerleyen bazı akademisyenler bu yaftalardan kurtulmak için kaçıverirler, suç bulmamak gerekir elbet onlara, suçlu onlar değildir. Bazıları ise kendisine dert ettiği her konuda, mülkiyet edinilmiş konular demeden yazıp çizmeye devam eder, ötelenmeyi ve ötekileştirilmeyi ise göz ardı eder.

SONUÇ
Bağlantısız olmanın gücü de güçlüğü de bir tarafa ait olmamaktan değil, bir tarafa biat etmemekten gelir. Eğriye eğri, doğruya doğru deyince dışlanacak taraf çokludur. Yazdıklarımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz kimliğimizdir, bizdir. Yazdıklarımız bizi kategorilere ayırandır/ayırtandır. Yazılanlarla kabullenilmek de dışarıda bırakılmak da kolaydır. Bir yanda, bir tarafta durulması beklenir, yapmazsanız tanım dışısınızdır. Oysa düşünsel üretim yapanlar bir yere doğru eğimleri olsa da eleştirel düşünceden kaçınmamalıdır. Aidiyet değil ama bağlılık hatta bağımlılık, düşünsel körlüğü de beraberinde getirebilir, malum insan kendini kayırır.
Bağlantısız olma yolunda ilerlerken tanımlanamazsınız. Dikenli tellerle çevrili olan hangi alana konulacağı bilinemez hale gelirsiniz ve tanımlanamayan şey ürkütür, kategorize edilemeyen irkiltir. Kategorileştirmeye alışık olan insan zihni bu durum karşısında şaşkındır. En büyük tehlike pragmatistlik ile suçlanmaktır, oysa bağlantısız olma asla bu anlama gelmemektedir. Ayrıca bağlantısızların birbirinden de farklı olduğunu vurgulamak gerekir,  tıpkı Bağlantısızlar Hareketi gibi ama “hiçbir güç bloğuna dahil olmama” ilkesi onları birbirine bağlanmasını gerektirir.
Bir girizgah niteliği taşıyan bu yazı, devam ettirilmeye, açımlanmaya ve açıklanmaya muhtaç. Zira dünyanın iki kutuptan fazlasına ihtiyacı olduğu gibi, akademinin de bağlantısızlara ihtiyacı var.
KAYNAKLAR:
Armaoğlu, Fahir:        20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (Cilt 1), 10. Bs. Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994.
Foucault, Michel:       Hapishanenin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 5. Bs., Ankara, İmge Kitabevi, 2013b.
Foucault, Michel:       İktidarın Gözü, Çev. Işık Ergüden, 2. Bs., İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2007.
Traboulsi, Fawwaz:    “Şarklılara Şarkiyatçı Yaklaşmak: Edward Said’in Öteki Mesajı”, Barbarları Beklerken, Haz. Müge Gürsoy Sökmen, Başak Ertür, İstanbul, Metis Yayınları, 2010, s. 67-79.
 
* Bu yazı Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi'nin 22. sayısında yayınlanmıştır.
 
 
 



[*] Minerva’nın baykuşu Batı, Simurg ise Doğu’ya ait bilgiye gönderme yapmaktadır. Tasavvuf felsefesi ile özdeşleştirilen anlamı ile ilgili bir eleştiri içermemektedir.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Susmak ya da Çığlık Atmak


Susmak ile çığlık atmak arasında kaldığımız yerde tüm yollar vicdan azabıdır. Konuşmak artık söz konusu değildir. İki seçenek vardır: Susmak ya da çığlık atmak.
Susmak, vicdan azabıdır.
Göre göre susmak, bile bile susmak…
Yarın birgün “Sen ne yaptın?” diye sorduklarında sustum demek, vicdan azabıdır.

Susmak, zulme ortak olmaktır.

Susmak, kurt kuzuyu yerken kurdun tarafını tutmaktır.

Susmak, öyle ince bir sızı değil, tüm yüreğinin yanmasıdır.

Susmak, kendinden utanmak, aynalardan kaçmak.

Susmak, insanın yüzüne bakamamak, ağır bir utançtır.

Çığlık atmak, direnmektir.

Çığlık atmak, göze almaktır.

Çığlık atmak, başına ne geleceğinin/gelebileceğinin belli olmamasıdır.

Çığlık atmak, hayalleri bir kenara koymaktır.

Çığlık atmak, belki yalnız kalmaktır.

Susmak ile çığlık atmak arasında kalınca heryer vicdan azabıdır. Öyle koyu, öyle derin, öyle acıtıcı, öyle deşen, öyle kanatan, öyle kapkara, öyle utandırıcı.
Susmak ile çığlık atmak arasında kalınca suskun çığlıklar dolanır içimizde.
Susmak ile çığlık atmak arası derin bir vicdan azabı.