Hakkımda

Fotoğrafım
Şimdiye kadar İstanbul’da yaşadı, orada da doğdu . Toplamda 12 yılını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarında geçirdi. Sosyolojide yaptığı yandal sırasında yoğun oryantalizm ve Said tartışmalarının etkisiyle yüksek lisans tezini medyada oryantalizm üzerine yaptı. Doktorada kafasından türlü çeşitli konu geçişi sonrasında yeni medyanın toplumsal etkileri üzerine çalıştı ve bu konuda çalışmayı sürdürüyor. Takıntılı bir biçimde iletişime erişmede eşitsizlik üzerine konuşup duruyor. “Ne var canım onlar da erişseydi” karşı çıkışlarını duydukça çıldırıyor. O anlarda bir ejderha gibi ağzından ateş püskürtmek istiyor. İletişim sosyolojisine ilgi duyuyor ve bilimin, ticaret için değil toplum için olduğuna inanıyor. “Yaptığından hoşnut olan bir öğretim elemanı emekliye ayrılmalıdır” sözünü benimsiyor, o yüzden yazdığı her şeyi iki gün sonra beğenmiyor.

28 Şubat 2017 Salı

Zamana Dair

Hayat, yaptıklarımız ile yapmak isteyip de yapamadıklarımız arasında geçiyor. “Yapmak isteyip yapamadıklarımız”ın içini ne bir toplumsal baskı ne de kendi iç hesaplaşmalarımız dolduruyor. Sorun belli: Zaman.
Modern insanın sıkça duyduğu zaman yönetimi diye bir kavram çıkıp gelmisin akıllara. Zira biz zamanı değil, zaman bizi yönetiyor. İnsanın hadsizce herşeyi kendisinin yapabileceğini düşünme hastalığından ibaret zaman yönetimi kavramı oysa ki, tıpkı insanın doğanın da efendisi sandığı gibi kendini. İnsanın kendi dışında gelişen ve değişen herşeyi kontrol altına alma çabası belki de mutsuzluğun en baş sebebi (mutluluk nedir, mutlu olmak gereklilik midir, mutluluk hayatın tümüne yayılmalı mıdır soruları ayrı bir tartışma olsun).
Zamanı doğru kullanmak da değil sorun. Nasıl kullanılır bir zaman? Parçalara mı bölünür? Aslında bölünmüştür. Dakikalar, saatler, günler, haftalar, aylar, yıllar… Hepsi bu bölünmenin eseri değil mi? “Şu zamanda şunu”, “Bu zamanda bunu” yapmak gerekir der hep dışarıdan sesler ve nihayet iç sesimizi de ehlileştirir bu dış sesler. Kendi kendimize söyler dururuz dış seslerin cümlelerini ve ekler dururuz “şimdi zamanı değil”, “şimdi bunun zamanı” ve “artık kaç yaşındasın” dayatmalarını, içimiz yönlendirmese de iç sesimizi. O dış sesler nasıl da şekillendirmeye başlar iç sesimizi, o ses bize, biz o sese yabancılaşırız ama yine de birbirimizi sever gibi yaparız. Disipline edilmiş bir sestir oysa ki o.
Ve belki de en manasız olan ifade zamanla ilgili: Zaman ayırmak. “İnan, hiç zamanım yok. Olsa ayırmaz mıyım sana?” cümlesini veya tam olarak aynısı olmasa da benzerini birilerine kurmuş veya birilerinden duymuşuzdur. Her şeyi kendi hakimiyeti ve mülkiyeti almaya çalışan insanoğlunun aymazlıklarından biridir. Önce kabul etmek gerekir ki; sahip olabildiğimiz bir zaman yoktur elimizde. Diğer yandan hepimizin en az bir kez kurmuş ve duymuş olabileceği cümlede yatan anlam ise zamanın olmadığı değil, “seninle geçireceğim zaman yok” demektir. Birlikte olmak isteyen birine başka şeyleri boşverip yanına gidememek değil, gitmemek demektir aslında.
Zamanımız yok doğru, çünkü zaman bizim mülkiyetimizde olabilecek bir şey değildir. Dağlardan gelip bir umumi çeşmedeki su ne kadar bizim ama “bizim” suyumuz değilse, zaman da o kadar “bizim” zamanımız değildir. Birileri o suyu şişelere koyup satarsa işte o zaman o su “bizim” suyumuz olur, neyse ki henüz şişelenen bir zaman yok, o halde zaman üzerinde mülkiyetimiz yok. Bir mülkiyet değil ama bir aidiyet varsa o da bizim, zamana ait olduğumuzdur. Narsistlikten uzak bir şekilde aynaya dönüp bakarsak yüzümüzdeki güzel çizgiler, beyazlayan saçlar zamanın üstünlüğünü gösterir bize; boyalar ve çeşitli yüz gerdirme işlemleri ise zamanı yenmeye çalışan hırslı insanlığı koyar gözümüzün önüne.
“Zamanla yarışırız”, “zamana direnmeye çalışırız” ama yeri gelince de uysal bir kedi gibi “zamana bırak”ırız. En büyük düşman, en güçlü rakiptir zaman insanlık için, hep yenmeye, hep yetişmeye çalıştığı. Ne karşımızda ne de uzağımızdadır oysa zaman. Hava gibidir, tam da bizi çevreleyen ama bizim fark etmediğimiz. Dost gibidir, yoldaş gibidir her yolu birlikte adımladığımız. Onunla yarışmaya, ona direnmeye gerek yoktur. Ne önünden koşabiliriz ne gerisinde kalabiliriz söyledikleri gibi.
Gereken onunla kavgadan vazgeçip birlikte yürümeyi öğrenmek.
Ve evet “zaman yok”.
Zaman, bizim içimizde.

Biz, zamana içkin.