Hakkımda

Fotoğrafım
Şimdiye kadar İstanbul’da yaşadı, orada da doğdu . Toplamda 12 yılını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarında geçirdi. Sosyolojide yaptığı yandal sırasında yoğun oryantalizm ve Said tartışmalarının etkisiyle yüksek lisans tezini medyada oryantalizm üzerine yaptı. Doktorada kafasından türlü çeşitli konu geçişi sonrasında yeni medyanın toplumsal etkileri üzerine çalıştı ve bu konuda çalışmayı sürdürüyor. Takıntılı bir biçimde iletişime erişmede eşitsizlik üzerine konuşup duruyor. “Ne var canım onlar da erişseydi” karşı çıkışlarını duydukça çıldırıyor. O anlarda bir ejderha gibi ağzından ateş püskürtmek istiyor. İletişim sosyolojisine ilgi duyuyor ve bilimin, ticaret için değil toplum için olduğuna inanıyor. “Yaptığından hoşnut olan bir öğretim elemanı emekliye ayrılmalıdır” sözünü benimsiyor, o yüzden yazdığı her şeyi iki gün sonra beğenmiyor.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

"Elde Var Hüzün"



“İnsan kendini bir şarkıda bulamıyorsa, hani biraz da olsa bulamıyorsa durum vahim” derdim. Şarkıyı buldum neyse ki. Dinleyip dinleyip, boş bulduğum, kimseyi rahatsız etmeyeceğim yerlerde (sesim kötümüdür biliyorum) bağırıp duruyorum. Biraz rahatlatıyor, su serpiyor gibi. Nakaratı hep gözlerimi dolduruyor, sesim daha da kötüleşiyor. Ama olsun varsın, rahatlatıyor. Hangi şarkı mı? Söylemeyeceğim.
Yazmak hep söylemekten daha kolay oldu benim için, kendimi yazarak daha iyi anlatabildim, belki de sözümün kesilmemesinden, kesilse bile hisetmememden dolayı. Şarkıyı buldum bulmasına da “acaba şiirlerde bulur muyum kendimi” dedim ve peşine düştüm. Şiir okumayı severdim ama uzun zamandır bu kadar hırsla –doğru kelimemi emin değilil- okumamıştım. Bir iki birşeyler okuyup bırakırdım, bir zamanlar okuldaki odamda masamın hemen başında asılıydı bir şiir, odam değişince onu orada bıraktım. İçimdeki yeri ise sabittir “Zümrüdüanka”nın.
Velhasıl kitaplara daldım, internete vurmadım yani kendimi. Sevdiğim şairlerin beni kucaklayacak yeteri kadar kitabı vardı evimde, hafızam da fena değildir. Öncelikle her yağmurda aklıma gelen aslında şiirle yağmur dışında çok da ilgisi olmayan bir şiir çağırdı beni.
“Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
Yağmur çiseliyor.”
Elbet bu değildi aradığım. Hep yağmurla ilişkisini kurduğumdan hayatımda vazgeçilmezdi ama daha toplumcu bir şiirdi. Sanata bakış açım genelde toplum için olmasından yanaysa da şimdi bireysellik aramakla meşguldüm. Hem de sen sinsi sinsi her yerimde gezerken ve birden bire hesapta olmayan ağrılar çıkarırken benim karşıma.
Bir yandan dinlediğim şarkılar beni şuraya götürdü:
“Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız”
Tam da bireyci bir şiir değil mi? Ama yine olmadı. Aradığım tam da bu değil aslında. Biraz daha direnç gerek bana.
“Işıkları tutamıyorum
avuçlarımdan kayıyor
karanlık en büyük korkum
gece gittikçe çoğalıyor”
Güzel güzel olmasına ama tam da korkularımı yüzüme vuruyor. Karanlık diye haykırıyor bana satırların arasından, nerede aydınlık? Biraz olsun umuda ihtiyacım var halbuki benim. Arayışa devam o zaman.
“dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın,
buraya böyle gelmiş olmanın,
gecene yol açmanın, ki içinden rüzgar geçirmenin
ne büyük güç istediğini anladım. durmanın ne büyük sabır…”
Ve aynı kitabı karıştırırken bir şeye daha rastladım, hem de son birkaç yılımın en büyük sorunu belki de.
“bir yerde vahim bir yanlış yapılmıştır
ne yadsımaya dilim varır
ne düzeltmeye gücüm yeter”
Öyle ya bazen bazı şeyleri düzeltmeye gücün yetmez, “çapını bil” der bazıları, belki de seninle dostluğumuz bu yüzdendir (önce arkadaşlığımız diyecektim ama fark ettim ki arkadaşlıktan öte seninle durumumuz). Evet düzeltmeye gücüm yetmedi, yedim bitirdim kendimi. Haksızlık bana ya da bir başkasına ne fark eder. Bu dönem için çok mu hayali? O halde birkaç dize daha sana:
“Bir hayalden geldim ben,
Bir hayal verdim sana”
Ve bundan sonra ne mi oldu? Bak aynı sayfalardan içime işleyen bir dize daha:
“Ve insan
Sabahın nemi kadar sessiz olmayı isteyecek”
Ben de istedim aslında, öyle susayım kalayım istedim. Susayım, öyle susayım ki, bir daha tek laf etmeyeyim. Kimse bilmesin ne düşündüğümü, kimse karşı çıkmasın düşünceme, kimse yeniden incitmesin beni düşüncemden dolayı. Susayım öyle susayım ki lal olayım, hatta bir adım daha öte; susayım, bir de duymayayım… Ahraz olayım. Vahim yanlışlara böyle tepkisiz kalayım. Olamadım, sen oldun.
Sonra şunu öğrendim:
“İçime işleyen acıyı size değil
Bir suya bırakmayı öğrendim
Dal olmaktan vazgeçeli çok oldu
Bu yüzden ne bir ağacım var
Bana beden
Ne de çiçek açacak benden.”
Çiçek açmamaya karar verdim, karar verdik. Hoş acıyı da size anlatmamayı öğrendim, zira anlamadınız. Bu yüzden tek başıma değil belki ama az başıma var olmaya karar verdim.
Şimdi belki biraz arka arkaya:
“Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce”
Öyle ya insan derde düşmeden anlamıyor, ne bilsin?  Ve sonuç olarak dedim ki önce;

“Tam unutmaya alıstırmışken kendimi
artık unutmak istemediğimi fark ettim
(Artık unutmak istemiyorum)
(Artık unutmak istemiyorum)”
Unutmak istemiyorum, evet; çünkü uzun vadede sen sinsi çok şeyi unutturabilirsin bana.
Ve ne buldum o kadar şiirde bilir misin? Öncelikle şunu
“Hayalleri dik tutmak gerekir”
Ve ardından şunu
“Birikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün”


20 Haziran 2016 Pazartesi

Sınıflarımız Mahremimizdir

Çiçeklerinin yaprakları biraz dökülmüş olsa da yine de çiçeği burnunda bir öğretim üyesi ve kıdemli bir “resmi” öğrenciliği (öğrencilik baki zira hayat boyu) geride bırakmış biri olarak sınıf ve ders mahremiyetini yeniden sorgulamak zorunda kaldım son bir olay* karşısında.
Lisans yıllarında dersin, sınıfın mahremiyeti pek sorgulanmaz elbet. Girip ders dinlenilen, bazen dinlenmeyen bir yerdir. Ders dinlemenin, ders almanın bir ritüel haline gelişi ise yüksek lisans ile başlar, doktora dersleri ile zirveye çıkar. Her hoca aynı keyfi yaşatmayabilir, her öğrenci de aynı keyfi almayabilir ama o başka yazının konusu olarak bir kenarda dursun. Bunlar öğrenci perspektifinden bakınca görünenler. Öğretim üyesi için de benzer bir sıralamanın olması mümkündür. Öğrenci sayısı azaldıkça ki (basamak yükseldikçe öğrenci sayısı azalır), konu derinleştikçe mahremiyet artar, bir gizin peşinden gitmeye dönüşür konuşmalar. Konuşmalar ve tartışmalar arttıkça farklı yorumlarla bambaşka bir bilgi dağarı ortaya çıkmaya başlar ki o bilgi kimsenin bilgisi değildir, o bilgi o havayı soluyan herkesin bilgisidir. Ne dersler yaşamışımdır, ne dersler yaşatmıştır ki hocalarım derin bir yorgunluk ve umut ve de huzurla ayrılmışımdır sınıftan.
Belki bazen çok da hoşuma gitmeyen, belki katılmadığım, belki de bana ters gelen şeyler duymuşumdur derslerde. Eğer konuşulabiliyorsa -ki üniversite bunu gerektirir- derslerde konular tartışılır, bir karara varılamasa da düşünceler ifade edilir. Bir derste bir hoca ile yaptığım tartışmayı anımsıyorum şimdi; “Haklı olabilirsin ama ben böyle düşünüyorum” demişti, kimse birbirine fikrini dayatmaya çalışmadı.  O öyle düşündü, ben böyle. Farklı düşündük ama ben ondan çok şey öğrendim. Ne benim ve eminim ne de başka arkadaşlarımın aklından derste anlatılanları şikayet konusu haline getirmek, yöneticilere şikayet etmek geçmedi. Derste okuttuğu kitaplardan dolayı hakkında soruşturma açılmış bir hocamız vardı ve en azından benim çevremde olanlar ve ben duruma o dönemde de hiç anlam verememiştik.
Bir başka hocanın derste “gazeteciler örgütlü olmalıdır” dedikten sonra, “arkadaşlar örgüt diyorsam öyle terör örgütü gibi değil” gibi bir açıklama yapmasını şaşkınlıkla dinlemiştim ve sınıfın zekasına yapılmış bir hakaret olarak kabul etmiştim. Şu an sınıfın diğer tarafında olan biri olarak (yıllar sadece iki adım ilerletiyor demek bizi, sıralardan kalkıp iki adım atıp kürsüye yaklaşıyoruz) maalesef bu açıklamanın bazen gerektiğini üzüntüyle anlıyorum. Anlatılanların zaman zaman ne kadar da yanlış anlaşılabildiğini, nasıl farklı yorumlanabileceğini gördükçe derin bir sızı duyuyorum. “Bu konuyu anlatıyorum çünkü…”, “Bu kişinin görüşleri önemli çünkü…” açıklamalarını yaparken rahatsızlık ve zaman zaman utanç duyuyorum, lakin bazen düşünüyorum da utanç duyması gereken ben miyim yoksa bunu bana hissettirenler/hissettiren şeyler mi?
Diğer yanda başka bir duruma da değinmemek mümkün değil elbet. Kendi görüşünü dosdoğru sayan hocalar yok mu? Sanki o bütün sınıf tornadan çıkmışcasına aynı görüşe sahip olmalı. Zaman zaman “karşıt” düşünceleri aşağılayan, hakaret eden şeyler söylemeyi kendinde hak gören “kıymetli” hocalarımız. Fikrini dayatmayı seven, karabasan gibi öğrencinin üzerine çöken hocalarımız. Öğrencinin kendi görüşüne yakınlığı/uzaklığı ile notu arasında doğru orantı kuran hocalarımız.
Mahremiyet ile başlamıştık yazıya. Sınıflarımız mahremimiz midir? Özel alan, kamusal alan, mahremiyet gibi bir dizi kavram tartışılabilir elbette. Kavram alanı olarak mahrem de sayılmayabilir sınıflarımız ancak özgür alanlarımızdır. Ve eğer bir hoca sınıfında söylediklerinden dolayı mağdur ise hepimiz artık risk altındayızdır.


* http://www.birgun.net/haber-detay/prof-zeynep-sayin-ogrencim-muhbirmis-bilgi-universitesi-mahremiyet-ihlalini-mesru-kildi-116676.html

7 Haziran 2016 Salı

Akademide Bağlantısızlar Hareketi Mümkün Mü?*


GİRİŞ
Soğuk Savaş döneminin iki esas oyuncusunun yanında belirip rol çalmaya çalışmasa da “ben de varım” diyen bir yapı Bağlantısızlar Hareketi. İki kutupta da yer almayı reddeden, iki kutuplu dünya dayatmasına karşı çıkan bir alternatif. Başarısı ya da başarısızlığı bu çalışmanın sınırlarının içinde yer almıyor. Çünkü bu çalışmanın derdi Bağlantısızlar Hareketi değil, Bağlantısızlar Hareketi’nin verdiği ilham akademi çatısı altında, her türlü dayatmacı iktidara karşı durarak bilgi üretiminin mümkün olup olmadığı. Sözü edilen olabilirlik sorgulanırken aynı zamanda neden böyle bir tutuma ihtiyaç duyulduğu sorusu da yazıyı şekillendiriyor.
Bağlantısızlar Hareketi’ni kısaca hatırlatarak başlayan bu yazı, ardından bilgi iktidar ilişkisini akademide çizilen sınırlar üzerinden tartışıyor ve ardından “ne yapılabilir”in yanıtlarını arıyor.

BAĞLANTISIZLAR HAREKETİ’Nİ HATIRLAMAK
Bağlantısızlar Hareketi, Soğuk Savaş döneminin soğuk ve gergin havasına kafa tutan bir birleşim. Ne SSCB’nin ne de ABD’nin yanında olan bir hareket. Aslında meydan okuyan bir duruş. İki kutba ayrılmış dünyada iki tarafta olmayı da reddetmiş, iki kutbu da karşısına almış bir hareket. Yani iki taraflı baskıya da bir karşı koyma çabası, bir direniş, bir var oluş mücadelesi. Orta yolcu değil, aksine “ben/biz de varız” diyen bir oluşum yani bir alternatif. Detaylar için pek çok kaynağa bakmak mümkün, tarih anlatmak değil derdimiz, tarihe dayandırmak sadece. Ancak çok kısa anımsamak gerek belki.
1955 Baldung Konferansı Bağlantısızlık (Non-Alignment) için bir başlangıçtı. Anlayış ve felsefe hemen oluşmasa da bir adımdı. Bağlantısızlığın, yani hiçbir bloka veya askeri ittifaka bağlı olmama hareketinin ilk teşkilatlanması Yugoslavya lideri Tito ile Mısır Başbakanı Nasır’ın teşebbüsü ile 1961 yılında oldu. Aynı yıl yayınlanan deklarasyonda her türlü sömürgeciliğe karşı gelindi (Armaoğlu, 1994: 625-626). Bağlantısızlar iki güç blokundan da ayrıydılar ve olabildiğince onlardan bağımsızdılar, ancak blok içinde diğer bloklara yakınlıklar olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla aslında Bağlantısızlar aslında kendi içinde de bağlantısızdırlar ama temel bir noktada direngendiler; sömürü ve baskıya karşı durdular/durmaya çalıştılar.

BİLGİ İÇİN BİLGİYE KARŞI
Soğuk Savaş döneminden daha da karmaşık, daha da kutuplu olan akademide bağlantısız olunabilir mi yani oluşan bilim iktidarına/iktidarlarına alternatif oluşturulabilir mi? Egemen yapılanmalar içinde yer almayı reddederek yeni bir yapı tasarlayabilmek mümkün mü?
Bu soruların yanıtlarını aramaya başlamadan önce bağlantısız ile ne demek istediğimizin değil ama ne demek istemediğimizin sınırlarını çizmek gerekiyor. Bağlantısız demek hayata karşı bir duruş sahibi olmayan demek değildir. . Etliye sütlüye dokunmayan, yazıp çizdiği ile bir şey söylemeyen ya da söylememeye özen gösterenler, bir sorunsalı çözme derdi ve kaygısı taşımayanlar, akademik basamakları hızlı tırmanmak için salt puan desteleme peşinde olanlar bağlantısızların sınırları dışında. Onları bilim değil, bilgi de değil, enformasyon devşirenler olarak ayrı tutuyoruz. Bilgi üretmeyip bilgi derleyenler bağlantısızlardan bağımsız. Bağlantısızlar ise akademide oluşan bloklardan ayrı olarak var oluş mücadelesi verenler, eğriye eğri doğruya doğru diyenler.  Derdimiz “belirli bir çevrede  yaşayan” ve yapılan çalışmaları yine bu çevrenin kriterleri ile değerlendirenlere karşı direnenler.
Orada ya da burada yer almadan, kimseye yaranmaya çalışmadan sadece ürettiklerimizle, kurulan sözle akademide varlık sürdürebilir mi? Sadece tek bir tarafa bakmayı öngören kutuplara sentezle yanıt verilebilir mi? Minerva’nın baykuşunun topladığı bilgileri, Simurg’un bilgeliği ile harmanlayıp yeni bir söz kurulabilir mi?[*] Elbette kurarız, lakin çok kolay değil. Bir tarafta Minerva’nın baykuşunu ululayanlar, diğer yanda Simurg’u göklere çıkaranlar (ve elbet tersini de söylemek mümkün: Baykuşu kötüleyenler, Simurg’u yerin dibine sokanlar da yok diyemeyiz) varken iş biraz karmaşık, iş biraz zordur.
Bilginin, üretildiği coğrafyaya göre önem kazanması ya da önemini yitirmesi hatta yüzüne dahi bakılmaması ya da hayranlıkla baktıkça anlamsızlaşması bağlantısızların mücadele etmesi gereken en temel sorunsallardandır. Sorun, bilgi ve iktidar sorunudur yani ikisinin birbiri ile olan ilişkisidir.  Foucault’nun üzerine çokca kalem oynattığı bir alandır sözü edilen. Foucault’nun bilgi ve iktidar sorunsalına bir yanlışı düzelterek başlamak gerekir. Bir yanlış anlamanın tersine Foucault “bilgi iktidardır” demez. Foucault’nun sözünü ettiği bilgi ve iktidar arasındaki bağlantıdır; biri diğerine eşittir demez; fakat aralarındaki güçlü ilişkiye dikkat çeker. Foucault (2013: 65-66), Hapishanenin Doğuşu’nda bilgi ve iktidar arasındaki karşılıklı sürece değinir. İktidar bilgi üretir, iktidar ve bilgi birbirlerini doğrudan içerir, bir bilgi alanı oluşturmadan ilişkisi olamaz ve aynı zamanda iktidar ilişkilerini varsaymayan ve oluşturmayan bir bilginin ve bilgi alanının olamayacağı kabul edilmelidir. Ayrıca bilgi ve iktidar kavramlarının arasında ayrıca bir de hakikat kavramının önemine dikkat çeker Foucault: “Hakikat üretilir. Bu hakikat üretimleri iktidardan ve iktidar mekanizmalarından ayrı değildir, çünkü hem bu iktidar mekanizmaları bu hakikat üretimlerini mümkün kılar, bunlara yol açar, hem de bu hakikat üretimlerini kendinde bizi bağlayan, birleştiren iktidar etkileri vardır. Beni ilgilendiren şey, hakikat/iktidar, bilgi/iktidar ilişkileridir” (Foucault, 2007, 173).
Tartışma sırasında tutamak oluşturabilecek kavramların ilişkileri için başvurduğumuz Foucault’nun düşün dünyasından sonra yeniden sorunsalımıza dönmek yerinde olacaktır. Sorunu bilgi ve iktidar sorunu olarak tanımlamıştık, peki bu sorun nerededir? Akademide iktidar olanlar mı bilgiyi belirler yoksa bilgi mi iktidarı belirler? İktidar olanların (siyasi iktidar) bilgiyi belirlediği bazı durumlar ortaya çıkabilir ki çok tehlikelidir. Siyasi iktidarlara  yakınlıklarından dolayı oluşan bazı gruplar bilgi iktidarını da ele geçirmeye çabalayabilirler ya da her siyasi iktidar kendi bilgisini üretmeye çalışabilir ve bu ürettiği bilgiyle kendine bir gerçeklik yaratabilir. Dolayısıyla o siyasal görüş yelpazesinde değilseniz ya da yelpazenin içinde ama onlar gibi değilseniz dışarıda kalmak durumu ile yüz yüze kalırsınız. Fakat bu yüzleşme bir dışlanma değildir bağlantısız olma yolunda olanlar için ya da bu yüzleşme başka bir akademinin mümkün olabilirliğini sorgulatır. Bir diğer yanda ise ürettiği bilgi ile iktidar elde edenler vardır ki onlara duyulacak saygı sonsuzdur. Lakin bilgiye eleştirel yaklaştığınızda ya da öyle düşünmediğinizde sonucu diğerinden çok da farklı olmayabilir.

SINIRLARA DİRENMEK
Peki ya bağlantısızlar ne yapabilirler ya da neden bağlantısız olmak gerekir? Sorun bilgi iktidarını ele geçirmekle ilgili değildir, aksine bu iktidara karşı durabilmek, başka bir perspektiften bilgi üretebilmektir. Bu noktada Said’i ve postkolonyalizmi anımsamakta fayda var. Said en önemli çalışması olan Şarkiyatçılık’ta Batı’nın Doğu hakkında ürettiği bilgileri, bu bilgilerin doğruluğunu ve oluşturdukları söylemi sorgular. Bunun dışında “iktidara hakikati söylemek” kavramını öne süren Said, hakikat kavramı ile “mevcut iktidarları yıkmaya ve iktidar ilişkilerini değiştirmeye katkıda bulunabilecek bilgi üretimini ima eder” (Traboulsi, 2010: 71). Bağlantısızların da çabası bu bilgiyi üretmek, hakikate katkı yapabilmektir. Fakat burada kullanılan hakikat kavramı bile kimi zaman rahatsız edici olabilmektedir, zira zannedilir ki bazı kelimeler, bazı kavramlar birilerinin, bir grubun tekelindedir ve onlar yalnızca kendilerinin istediği ve yükledikleri anlam ile kullanılsın isterler. Bu “kavram bencilliği” ya da “kavram mülkiyeti” sözü edilen kavramları başkalarına kapatmaya çalışırken aynı zamanda üretilmek istenen hakikate de ket vurur. Hatta öyle ki kavram bencilleri ile kavram mülkiyetçileri sınırladıkları kavramlar ile kendi düşünsel yapılarını da sınırlandırırlar.
Sorun ve mücadele alanı sadece kavramlardan ibaret değildir elbet. Akademik çalışma/çalış(a)mama alanlarının yazısız bir sözleşme ile uygulandığı dönemler daha gerilerde diyemesek de çember genişlemiş durumda. Lakin bir yerden genişleyen çember diğer yandan daralmıyor mu? Her dönemin tabusu başka, akademi dönemlere uygun olarak tabular oluşturmuyor mu? Her dönemin “öne çıkanları”, her dönemin “öne çıkan” tabuları… Birileri tabuları kutsar, diğerleri bu tabulara bilimdışı saldırır. Saldırı ve kutsama eylemleri iki taraflı gerçekleşir. Oysa tabular yıkılmak için vardır ve yıkımalıdır, lakin hakaretle değil, bilimle; saldırganlıkla değil, akademik bir dille. Bağlantısızların yapabileceği budur; kendi düşünce yapılarına ters düşen düşüncelere kalemleriyle, birikimleriyle, sözleriyle yanıt vermek. Karşı düşünce her nereden gelirse gelsin, hoşgeldi sefa geldi diyebilmek, saldırmadan eleştirmek.
Karşılaşılabilecek bir diğer sorun ise tıpkı mülkiyet edinilmiş kavramlar gibi mülkiyet edinilmiş çalışma alanlarıdır. Akademide parsellenmiş bazı konular bulunur, hatta bazıları sadece parsellenmekle kalmamış dışarıdan içeri girilmesin, içindekiler de dışarı çıkmasın diye dikenli tellerle etrafları örülmüştür. Bir şeyi sınırlandıran herşey; ister dikenli tel ister duvar olsun sadece dışarıdan birinin girmesini değil, içeriden de birilerinin çıkmasını engellemek içindir, ülke sınırları gibi. Sınırları aşarak zaman zaman içeri sızabilmek mümkünse de yakalanıp sınırdışı edilmek an meselesidir. Dert edilen bir konunun çalışılması sınırların içindekileri rahatsız ederken aynı zamanda sınırın dışında (ama başka sınırlarda) bulunanların da sizin o sınırda olduğunuzu yaftalaması demektir. Bağlantısız olma yolunda ilerleyen bazı akademisyenler bu yaftalardan kurtulmak için kaçıverirler, suç bulmamak gerekir elbet onlara, suçlu onlar değildir. Bazıları ise kendisine dert ettiği her konuda, mülkiyet edinilmiş konular demeden yazıp çizmeye devam eder, ötelenmeyi ve ötekileştirilmeyi ise göz ardı eder.

SONUÇ
Bağlantısız olmanın gücü de güçlüğü de bir tarafa ait olmamaktan değil, bir tarafa biat etmemekten gelir. Eğriye eğri, doğruya doğru deyince dışlanacak taraf çokludur. Yazdıklarımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz kimliğimizdir, bizdir. Yazdıklarımız bizi kategorilere ayırandır/ayırtandır. Yazılanlarla kabullenilmek de dışarıda bırakılmak da kolaydır. Bir yanda, bir tarafta durulması beklenir, yapmazsanız tanım dışısınızdır. Oysa düşünsel üretim yapanlar bir yere doğru eğimleri olsa da eleştirel düşünceden kaçınmamalıdır. Aidiyet değil ama bağlılık hatta bağımlılık, düşünsel körlüğü de beraberinde getirebilir, malum insan kendini kayırır.
Bağlantısız olma yolunda ilerlerken tanımlanamazsınız. Dikenli tellerle çevrili olan hangi alana konulacağı bilinemez hale gelirsiniz ve tanımlanamayan şey ürkütür, kategorize edilemeyen irkiltir. Kategorileştirmeye alışık olan insan zihni bu durum karşısında şaşkındır. En büyük tehlike pragmatistlik ile suçlanmaktır, oysa bağlantısız olma asla bu anlama gelmemektedir. Ayrıca bağlantısızların birbirinden de farklı olduğunu vurgulamak gerekir,  tıpkı Bağlantısızlar Hareketi gibi ama “hiçbir güç bloğuna dahil olmama” ilkesi onları birbirine bağlanmasını gerektirir.
Bir girizgah niteliği taşıyan bu yazı, devam ettirilmeye, açımlanmaya ve açıklanmaya muhtaç. Zira dünyanın iki kutuptan fazlasına ihtiyacı olduğu gibi, akademinin de bağlantısızlara ihtiyacı var.
KAYNAKLAR:
Armaoğlu, Fahir:        20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (Cilt 1), 10. Bs. Ankara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1994.
Foucault, Michel:       Hapishanenin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 5. Bs., Ankara, İmge Kitabevi, 2013b.
Foucault, Michel:       İktidarın Gözü, Çev. Işık Ergüden, 2. Bs., İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2007.
Traboulsi, Fawwaz:    “Şarklılara Şarkiyatçı Yaklaşmak: Edward Said’in Öteki Mesajı”, Barbarları Beklerken, Haz. Müge Gürsoy Sökmen, Başak Ertür, İstanbul, Metis Yayınları, 2010, s. 67-79.
 
* Bu yazı Koridor Kültür Sanat Edebiyat Dergisi'nin 22. sayısında yayınlanmıştır.
 
 
 



[*] Minerva’nın baykuşu Batı, Simurg ise Doğu’ya ait bilgiye gönderme yapmaktadır. Tasavvuf felsefesi ile özdeşleştirilen anlamı ile ilgili bir eleştiri içermemektedir.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Susmak ya da Çığlık Atmak


Susmak ile çığlık atmak arasında kaldığımız yerde tüm yollar vicdan azabıdır. Konuşmak artık söz konusu değildir. İki seçenek vardır: Susmak ya da çığlık atmak.
Susmak, vicdan azabıdır.
Göre göre susmak, bile bile susmak…
Yarın birgün “Sen ne yaptın?” diye sorduklarında sustum demek, vicdan azabıdır.

Susmak, zulme ortak olmaktır.

Susmak, kurt kuzuyu yerken kurdun tarafını tutmaktır.

Susmak, öyle ince bir sızı değil, tüm yüreğinin yanmasıdır.

Susmak, kendinden utanmak, aynalardan kaçmak.

Susmak, insanın yüzüne bakamamak, ağır bir utançtır.

Çığlık atmak, direnmektir.

Çığlık atmak, göze almaktır.

Çığlık atmak, başına ne geleceğinin/gelebileceğinin belli olmamasıdır.

Çığlık atmak, hayalleri bir kenara koymaktır.

Çığlık atmak, belki yalnız kalmaktır.

Susmak ile çığlık atmak arasında kalınca heryer vicdan azabıdır. Öyle koyu, öyle derin, öyle acıtıcı, öyle deşen, öyle kanatan, öyle kapkara, öyle utandırıcı.
Susmak ile çığlık atmak arasında kalınca suskun çığlıklar dolanır içimizde.
Susmak ile çığlık atmak arası derin bir vicdan azabı.