Hakkımda

Fotoğrafım
Şimdiye kadar İstanbul’da yaşadı, orada da doğdu . Toplamda 12 yılını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarında geçirdi. Sosyolojide yaptığı yandal sırasında yoğun oryantalizm ve Said tartışmalarının etkisiyle yüksek lisans tezini medyada oryantalizm üzerine yaptı. Doktorada kafasından türlü çeşitli konu geçişi sonrasında yeni medyanın toplumsal etkileri üzerine çalıştı ve bu konuda çalışmayı sürdürüyor. Takıntılı bir biçimde iletişime erişmede eşitsizlik üzerine konuşup duruyor. “Ne var canım onlar da erişseydi” karşı çıkışlarını duydukça çıldırıyor. O anlarda bir ejderha gibi ağzından ateş püskürtmek istiyor. İletişim sosyolojisine ilgi duyuyor ve bilimin, ticaret için değil toplum için olduğuna inanıyor. “Yaptığından hoşnut olan bir öğretim elemanı emekliye ayrılmalıdır” sözünü benimsiyor, o yüzden yazdığı her şeyi iki gün sonra beğenmiyor.

10 Aralık 2024 Salı

 “Kızlar” diye yazdığımız gruplar

 

Yazan herkesin bildiği gibi ilk cümleler yüktür, ne yazılacağı zordur. O yüzden akışa bırakıyor ve kurgudan kaçınıyorum. Sadece adımlarımın çok uzun zaman sonra iş dışında beni ekranın karşısına klavyenin yanına getirdiğini ve sonrasındaki cümlelerin eve gelirken kurulduğunu biliyorum. Belki de uzunca zamandır kurulan bazı cümleler biraz daha erginleşmiştir.

Başlıkta olan “’kızlar’ diye yazdığımız gruplar” bir durak, bir nefeslenme anları. Yazmak mecaz, bazen yazmak, bazen söylemek. Koşturmalı hayatın içinde yazmak, bazen söylemekten daha kolay. “Kızlar”a anlatmak lazım, söylemem lazım, fikir versinler denen yer “kızlar”a sormak. Bazen anlık bazen gecikmeli de olsa dönüşün olacağı yerin olduğunu bilmek onlara sormak. İlla anlaşılmak değil, sadece duyulduğunu bilmek... Onay ihtiyacı değil, sesinin duyulduğunu bilmek… Çıkar, kınama, yargılanma değil de rahatlamak… Bu metinde olduğu gibi düzgün ve kurallı cümleler kurmak değil de sadece içini boşaltmak… Kucaklanacağını ve yargılanmayacağını bilmek…

Bazen coşkuya, bazen tükenmişlikle yazdığımız ya da belki söylediğimiz “kızlar” rasyonel diye tabir edilen değerlendirmelerden farklı. “Kızlar” hitabını belirleyen yıllar değil, dönemimizin kutsadığı “profesyonellik”lerimiz değil… Tüm profesyonelliklerimiz içindeki “kız neşesi” belki… Bazen acılarımıza kahkaha, bazen baş edemediklerimize küfür… Bazen geçen yıllara ve yeniden bir araya gelişlerimize saygı…

Güvenin tam orta yeri sanki “kızlar” diye bastığımız nidalar… Hani sanki fiziksel olarak yan yana olmasak bile birbirimizi kucaklamadan kucakladığımız anlar… Hem kendimize hem başkasına karşı gözettiğimiz ve gözetildiğimiz anlar… Duvarlar kurmak ama çoğunlukla yıkmak… Kendi duvarlarımızı “kızlar”dan öğrenmek ama denilene de kırılmamak…

Hep bir üç nokta (…) “kızlar”a yazmak, söylemek, konuşmak… Çünkü sonlanmayan, çünkü ara verilmeyen, çünkü hep devam eden ve birlikte devam eden…

 

22 Haziran 2020 Pazartesi

Sosyal Medya ve Sahte Haber

Sosyal Medya ve Sahte Haber

İletişim Çalışmaları Youtube kanalında katılmış olduğum Sosyal Medya ve Sahte Haber üzerine olan söyleşiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.



https://www.youtube.com/watch?v=J-rfOAuFJD0&t=2s

15 Ocak 2020 Çarşamba

Bir Mücadele Alanı Olarak Kentsel Uzam ve 

Toplumun Hafızası*


Bir kentin meydanları, sokakları, kenti oluşturan yapılar, yaşanmışlıkları içinde barındıran en önemli unsurlardır. Bir kent, anlamını ortaklaşa yaşanan, paylaşılan yerlerde bulur en fazla. Toplumsal hafızayı canlandıran da toplumsal hafızanın silinmesine neden olan da sözü edilen alanların korunması ya da değiştirilmesiyle olur. Herkese açık olan kentler, toplumsal bir uzamdır.
Bir iktidar tarafından tasarlandığı kabul edilen kent -ki bu durumda devlet ya da onu temsil eden başka kurumlardır onu tasarlayan- toplum ile erkin karşılaştığı yerdir. Özel mülkiyetlerin dışında kalan kentsel mekânlar kamusal alan olarak tanımlanabilir. Ancak bu tanım bizim tarif etmek istediğimiz özelliği içinde barındırmaktan uzaktır. Uzun yıllar kamusal alan tartışmalarının yapıldığı Türkiye’de, kamusal alan kadar kamunun alanını, yani halkın alanını oluşturmak önemli hale gelmiştir. Kamusal alan kavramına yüklenen ve bizim kamunun alanı olarak tanımladığımız kavramın anlamını biraz açmaya çalışalım öncelikle.
Kamu, sözlükte her ne kadar “bir memleketteki halkın bütünü, amme” (Ayverdi, 2011, s. 1564) olarak tanımlanıyor olsa da gündelik konuşmanın içinde kamu kavramının yeri daha çok devletle ilişkilidir. Kamu denildiğinde “devlet idaresi, organları, kuruluşları, görevlileri ya da etkinlikleri gibi şeyleri, devlete ait ya da devlet kontrolünde yürütülen resmi bir alanı kastederiz” (Özbek, 2015, s. 33). Dolayısıyla uluslararası literatürde oluşmuş olan kamusal alan tanımıyla Türkiye’de uzun yıllar tartışmaların konusu olan kamusal alan kavramının farklı şeyleri imlediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Kamusal alan “yurttaşların ortak meselelerini, eşit ve özgür katılımla halletmeye çalıştığı yer” (Özbek, 2015, s. 34) olarak tanımlanırken Türkiye’deki kamusal alan tartışmalarından[1] anlaşılan daha çok devletle yurttaşların biraraya gelebildiği yerlerdir. O halde devletin egemenliği ile parsellenmiş olan kamusal alan tanımına alternatif olarak halkın egemen olduğu “kamunun alanı” tanımlaması daha uygundur. Kamunun alanı temel noktalarda devlet tarafından düzenlenmiş olsa da kullanımı halka bırakılmıştır. Ancak bu halka bırakış sonsuz bir özgürlük alanını ifade etmez, fakat baskıdan ziyade ideolojik anlamda bazı unsurlar kullanılarak şekillendirmeler yapılmaktadır. Burada Althusser’i anımsamak yerinde olabilir. Althusser (2006) devletin aygıtlarını iki biçimde tanımlamaktaydı: Baskı aygıtları ve ideolojik aygıtlar. Kamunun alanı devletin bir ideolojik aygıtı olarak görev yapmaktadır.
Kamunun alanı ile tarif edilmeye çalışılan kamuyu oluşturan tüm bireylerin eşit söz hakkına sahip olabildiği, eşit olarak temsil edilebildikleri ve mücadelelerini verebildikleri bir alandır. Bu alan özellikle iletişim araçlarının dijitalleşmesi ile birlikte genişlemiştir. Ancak bu yazıda ele alınacak olan ise fiziki bir alan olan kenttir. Kent ve kenti meydana getiren unsurlar kamunun alanıdır. Toplum, bu alanları –belirlenmiş koşullar doğrultusunda- istediği gibi kullanabilir, bu alanlarda bir araya gelebilir ve tartışmalar yürütebilir, gündelik hayatını şekillendirebilir.
Şimdi yeniden yukarıda üstünde durduğumuz konuya dönelim: Kamunun alanı neden bir ideolojik aygıttır? Althusser, ideolojik aygıtları zor kullanmayan ancak ideoloji ile şekillendiren araçlar olarak nitelendirir. Kent düşünüldüğü zaman, kentin yapısı ve onu oluşturan unsurları iktidar tarafından düzenlenmiştir ve düzenlenmektedir. Kent yapısı bir kez tasarlanmış olarak bırakılmaz, aslında sürekli olarak yeniden tasarlanır. İktidarların kent üzerindeki gücü en net bu şekilde görülebilir: Binaları değiştirmek, yıkmak, yenilerini dikmek, cadde ve sokakların yapılarını değiştirmek, meydanlar yapmak gibi… Bunlar dışında ayrıca iktidarlar daha örtük olduğu öne sürülebilecek bazı düzenlemeler de yapmaktadır. Cadde, sokak isimlerinin belirlenmesi, otobüs durağı isimlerinin değiştirilmesi gibi işlemler, herhangi bir gerçek yıkım olmadan insanların zihinleri ve hafızaları üzerinden yapılan şekillendirme kaygılarıdır. Ancak tüm bu kaygılara rağmen toplum, bazı konularda kendi değerlerine sahip çıkmaya çalışır, bu noktada iktidarın dayattığı ideoloji ile toplumsal olarak üretilmiş anlamlar birbiri ile çatışmaya girebilir.
Mekân, insanların hafızalarının en diri tutulduğu yerdir. Hafızalara yapılmak istenen bir saldırı için mekânı bozmak en güçlü silahlardandır. Aynı şekilde unutulmaması istenen şeyler için de mekâna bırakılacak ufak bir simge, hafızaları tazelemeye yardımcı olabilir. Lakin çoğu zaman, simgeye gerek kalmadan sadece mekânın kendisi hafızaları diri tutar. Bazen kaldırıma monte edilmiş, üzerinde iki satır yazılı bir taş hafızayı canlandırırken, bazen bir sokak ismi o yere dair bir sosyolojik okuma yapmayı sağlar. Kentin sunduğu alanlar, ideolojinin gündelik yaşam içinde yer alabilecekleri yerlerdir.
Bu yazıda kentin bir iletişim mekânı ve kamunun alanı olarak tanımlanmasından hareket etmeye çalışılarak kentin içinde bulundurduğu unsurların kent sakinleriyle, kent sakinlerinin ise kent ile nasıl iletişim kurdukları ya da birbirlerini nasıl iletişim unsuru olarak kullandıkları tartışılırken bunun hafızayı diri tutmaya ya da silmeye olan etkileri düşünülmeye/düşündürülmeye çalışılacaktır. Ayrıca yazıda kamunun alanı olarak belirlenen kentte, toplum, iktidarın sundukları ile ne yapmaktadır sorusunun yanıtı da aranmaktadır.
Kentin Damarları: Sokaklar/Meydanlar/Caddeler
Bir ülkede yaşayan insanların ortak olarak paylaştıkları en önemli yerlerdir sokaklar ve daha genişi olan caddeler, ardından ise meydanlar. Bir kenti oluşturan bu unsurlar pek çok paylaşımın yapıldığı, insanların sosyalleştiği, ticaretin yapıldığı, sosyal hakların kullanıldığı, protestoların düzenlendiği yerlerdir. Bir yerden bir yere varmanın kente dokunmanın, kentin insana dokunmasının en temel noktalarıdır.
Ayrıca toplumsal hafızanın da mekânlarıdır sokaklar, caddeler ve meydanlar; özellikle meydanlar politik mekânlardır. Bir kentin sokaklarında atılan her adım bildiğimiz ya da bilmediğimiz pek çok yaşanmışlığa denk gelir, birilerinin düştüğü yere basar adımlarımız. Hafızanın tazelenmesi, yaşanılanın unutulmaması için küçük de olsa bir iz bırakılmalıdır buralara. Hrant Dink’in Halaskargazi Caddesi’nde katledildiği yere yerleştirilen kaldırım taşı gibi. İzler olmasa da hatırlatır çoğu yer birçok şeyi. Şimdilerde eski halinden çok daha farklılaşmış olan Taksim Meydanı gibi, Meydan’dan Sıraselviler Caddesi’ni takip ettiğinizde sol yanınızda kalan Kazancı Yokuşu gibi ya da tüm heybetiyle yükselen üniversite kapısını sarmalayan Beyazıt Meydanı gibi.
Bir kentin sokakları, meydanları, caddeleri damarlarıdır, insanları taşıyan ve aynı zamanda hafızayı da taşıyan. İdeolojinin belirginleştiği yerlerdir sokaklar ve caddeler. Onlara konulan ya da değiştirilen isimlerde gizlenir ideoloji.Bu damarlarda dolaşmayı sağlayan otobüs duraklarının isimleri de ideolojinin belirginleştiği yerlerdir. Yıllarca aynı ismi taşıyabilecek olan bir durağın ismi günümüzde sıklıkla değişebilmektedir. Bir amaç uğruna ölen/öldürülen kişilerin isimlerini koymak ve onları kaldırıp başka bir ölen/öldürülenin adını koymak, neredeyse bir gelenek haline gelmek üzere.
Kentin Gösterenleri ya da Buluşma Mekânları: Heykeller
Kentlerde özellikle kalabalık noktalara yerleştirilmiş olan heykeller kamusal sanatın en belirgin örneklerindendir. Heykeller çoğu zaman kentlerle o kadar özdeşleşir ki Brüksel’deki “Manneken Pis”[2] heykelinde olduğu gibi kentin en belirgin unsurlarından biri haline gelir. Hatta bir ülke ile özdeşleştiğini söylemek de abartılı olmayacaktır. New York’ta yer alan Özgürlük Anıtı’nın ABD’nin göstereni olduğunun görmezden gelinemeyeceği gibi.
Türkiye’de ise heykelin bir sanattan farklı değeri var gibi. Heykeller daha çok bir buluşma mekânı olarak kullanılır. Bir sanat eserinin neden yapıldığı kadar ne amaçla kullanıldığı da önem taşıyor. Özellikle mobil telefon devrinden önce buluşma sözleşmeleri, bir heykelin önünü işaret etmez miydi genellikle? Hemen hemen her ilçede mutlaka bulunan Mustafa Kemal Atatürk heykelleri ise özel günlerin buluşma noktasıdır; devlet erkânının toplanıp çiçek bıraktığı ve bir dahaki özel güne kadar da kimsenin pek ilgilenmediği bir nokta.
Heykeller bir şehrin simgesi olabilirken bazı heykeller ise şehrin meşhur olanını gösterir hale gelmiştir. Özellikle belediyelerin yaptırdığı ve kentin ünlü olan nesnesini devasa boyutlarda hayatın orta noktasına yerleştiren heykeller caddelerde, meydanlarda boy gösterir olmuştur. Bazen kocaman bir havuç, bazen devasa bir semaver ya da irice bir köfte kentin meşhur olan nesnesini görülmemesinin imkânsız olacağı bir boyutta sergilenir. Sanatsal değeri elbette tartışmaya açık olsa da estetik yoksunluğu sezebilmek çok zor değildir.[3]
Ayrıca heykel bir tarihi de sergiler. Heykeller kentteki insan kalabalığını bazen tarihsel bir olayla, bazen tarihsel bir kişiyle buluşturuverir. Bu heykeller çoğu zaman bir devrin başlangıcını simgeledikleri gibi bir devrin sonunu da nitelendirebilirler. Değişen devirler heykelin alaşağı edilmesi ile sonuçlanır. Bu tür heykeller hâkimiyetin ve düşüşün göstergeleridir. Varlıklarında kamuyu denetim altında tutan, indirilişlerinde ise yeni heykellere zemin hazırlayanlardır. Her düşen heykel bir yenisine davetiyedir aslında.
Kişilerarası İletişimin Belirleyenleri: Mimari eserler
Mimari yapılar hem dönemlerin göstergeleridir hem de insanlar arasındaki ilişkileri belirleyenlerdir. Öncelikle gündelik hayatta kullanılan mimari düşünüldüğünde dar sokaklardaki tek katlı evlerde yaşayan insanların yakınlığı ile geniş mekânlarda, göğe yükselen ve hadsizce gökdelen adı verilen rezidanslarda yaşayan insanların soğukluğu bir olabilir mi? Bir olabileceğine inanmak çok zor çünkü mekân, insanlar arası ilişkiyi belirleyen en temel unsurlardan biridir.
İnsanı esas etkileyen, gündelik hayatın sürdürüldüğü yerlerde karşımıza çıkan ve tarihe doğru uzanan mimaridir. Yüzyıllar öncesinden kalma bir yapının insanı etkilememesi mümkün değildir herhalde. Geçmiş zaman estetiğini ve insanların birbirine saygısını sorgulatır bu yapılar ve o estetik anlayıştan bugünkü yoksunluğa geliş süreci bir soru olarak zihinlerde asılı kalır. Klasik bir örnek vererek zihinlerimizde bir soru daha bırakalım: Birbirinin rüzgârına ve manzarasına engel olmayan evlerin yapıldığı bir coğrafyadan, kendisine iyi bir manzara parselleyebilmek için bir başkasına saygı duymadan mülk peşinde koşanların yaşadığı coğrafyaya doğru geriye evriliş nasıl olmuştur?
Mimari eserlerin bazıları tartışmasız biçimde politiktir. Taksim’de yer alan Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılıp başka bir yapının yapılmasındaki ısrar gibi. Bazen de mimari eser, iktidarın simgesi olur çıkar. Bu simge savaşlarını özellikle dini yapılarda görmek olasıdır. Bosna-Hersek’te Mostar şehrinde camii ve kilisenin yükseklik çekişmesi örneklerden biridir. İstanbul’da Kuzguncuk semtinde yanyana duran camii ve kilise de yıllardır hoşgörünün sembolü olarak sunulmuştur. Oysa kilisenin yanına sonradan yapılmış olan camiiyi bir güç göstergesi olarak da yorumlamak mümkündür.
Sınır Çizenler, Bölücüler: Duvarlar
Toplum hayatında pek çok alanda var olan duvarlar, anlam alanı açısından ayrıştırıcıdır ve kendileri de öyledir zaten. Duvarlar her yerdedir, okulun duvarı, cami duvarı, bir evin duvarı bir mekânı açık olan alandan ayırır. Duvar bir sınırdır, içeridekini içeride tutmaya yararken dışarıdakini ise dışarıda tutmaya yarar. Duvarların ötesine ya da berisine geçebilmek mümkünken bazen ise bu olasılık yok gibidir.
Duvar korumayı amaçlar ve kuşkusuz ayrıştırıcıdır. Çin Seddi’nden Berlin Duvarı’na kadar bölen duvarlarla doludur tarih. Her ikisi de kendilerini düşmanlardan korumayı hedeflemiştir. Bir tanesi silahlı akınlardan korumayı amaçlarken, diğeri karşıt ideolojiyi savunulması gereken olarak belirlemiştir. Bugün ise İsrail ile Filistin arasındaki duvardır en fazla tartışılan. Bu duvar kadar gündeme gelmese de Kuzey İrlanda’da Belfast’ı ikiye ayırır başka bir duvar, elbette sadece şehri değil, insanları da. Türkiye, komşusu ile arasına duvar örmeye çalışırken bir başka duvar ABD ile Meksika’yı ayıracaktır.
Kentin içindeki duvarlarsa bir meskeni diğerinden ya da sokaktan ayırır. Gecekondu bölgelerine inşa edilen lüks sitelerin çevresini sınırlayan yüksek duvarlarsa içeridekini dışarıdan gizlemeye çalışırken aslında içeridekine neredeyse bir hapis hayatı yaşatır. Duvar, sınırları çizerken aynı zamanda merak uyandırandır. Bu denli saklanmaya ve gizlenmeye çalışılan nedir? Ya da duvarın dışında kalanlar öylesine tehlikeli midir? Bir yerde yaşayıp o yere aynı zamanda böylesine yabancı olmak… Genellikle bu sitelerin konumlandığı mahalleler site sakinleri için yerleşim mekânından ziyade gelip geçilen bir yol güzergahıdır. Kent içine dikilen, ayrıştırıcı ve sınıf ayrımcı duvarlardır.
Sanatın Kamusal Hali: Duvar Yazıları
Yukarıda söz edildiği gibi duvarlar bölücüdür ama üzerlerine yazılan yazılar ise bir o kadar birleştirici olabilir. İnsanların anonim olarak kendilerini ifade etme şekilleridir duvar yazıları. Bu yazıyı yazan bazen umutsuz bir âşıktır, bazense idealleri peşinde koşan biri. Ciddi yazılardan, sloganlardan son zamanlarda farklılaşmış olsa da duvar yazıları kamusal alanda bir şey anlatma derdindedir.
Şehrin betonlaşmasının ve gitgide griye dönüşünün içine katılmış, okunduğunda insanda bir umut yeşerten renktir duvar yazıları. Bu yazılar sosyolojik bir çözümleme yaptırabilir bireye. Bulunduğunuz yere göre yazıların içeriği değişebilir. Politik örgütlenmenin yoğun olduğu mahallelerde duvarlarda geleneksel duvar yazıları yer alırken, şehrin daha hareketli bir yerinde neşeli bir devrim çağrısı takılabilir gözünüze. Bazen popülerlik de gizlenir bu yazıların içine. Bazı yerlerde ise duvar yazısı görülmez ya da çok nadir rastlanır. İfadesiz bir mekândır oralar, dertsiz tasasızdır.
Hem duvar resimleri hem de duvar yazıları sanatı sokağa çıkaran, kamusallaştıran girişimlerdir. Sanatı hayatın tam da merkezine koyarlarken, hayatın koşturmacasına katılmış olan insanları, belki bir an için olsa da durup düşünmeye sevkederler. Özellikle yazılar kısa ama vurucudur; resimler ise yine politik mesaj verme kaygısındadır.[4]
Hararetli Tartışmaların Tanıkları: Kent Mobilyaları
Soluklanmaya, dinlenmeye, biraz etrafı izlemeye yarayan şeylerdir kentin içinde yer alan mobilya tasarımları. Çöp kutularından, lamba direklerine kadar pek çok öğe kent mobilyalarının içine giriyor olsa da özellikle banklara yoğunlaşmaya çalışacağız burada. Fakat banklardan önce önemli olan bir diğer şeyi, kent mobilyalarını yazma ihtiyacı duyuyoruz. Onlar da çocukların en temel gereçleri olan parklardaki oyuncaklar.
Çocukların kamusal alanla tanıştığı yerlerdir parklar, başka insanlarla, hayat pratikleri ile karşılaşırlar. Mesela çocuk parkta bir şeyi kullanmak için sıra beklemek gerekliliğini öğrenir., Eğlenmek için gittiği park, bir anlamda eğitim ve disiplin alanıdır. Eskiden daha ağırlıklı olarak tahta malzemelerin kullanıldığı parklar şimdilerde birer plastik yığını haline geldi. Pek de estetik olduğu söylenemeyecek olan çeşitli şekillerdeki kaydıraklar ve salıncaklar da mevcut artık. Evet, renkliler, ilgi çekiciler ama sınırlandırıcılar. Şekli belirli olan bu oyuncaklar, artık çocuğun hayal gücüne göre başka bir şeye dönüşmeye müsait değiller. Gemi şeklinde inşa edilmiş bir kaydırak, artık çocuk için uçak olamaz, yani sınırlandırılmıştır. Bir çocuk onun başka bir şey olduğunu ileri sürse, diğer çocuklar için o öyle olmayacaktır. Toplumsal olarak dayatılandan farklı bakmanın ilk dışlanışını birey artık ilk başta parklarda yaşamaktadır.
Kent mobilyaları konusunda banklar üzerinde duracağımızı belirtmiştik. Bankların dizilişlerinden renklerine kadar pek çok unsurun insanların iletişimini farklılaştırdığını düşünmek mümkün. Renkleri göz önünde bulundurulduğunda banklar tek renktir ve herhangi bir albenisi ya da görsel çekiciliği yoktur. Bir dönem hayatımıza kitap biçimli banklar girdiyse de, varlıkları çok uzun sürmedi. Klasik düz banklar yapıları gereği yanyana oturmak için tasarlanmıştır. Ancak birbirini tanımayan kişiler yanyana oturmaya pek gönüllü değildir. Zorunlu durumlarda oturulsa da çok tercih edilen bir şey değildir. Banka ilk oturmuş olan kişi sonradan oturan kişiden kendi alanına müdahale edilmiş gibi rahatsız olur. Oysa ki sokak mobilyaları ortak kullanıma açık yerlerdir, mülkiyet söz konusu değildir.
Bir diğer bank tarzı ise çember şeklinde olanlardır. Bu çemberde insanlar dışarı bakar olarak oturur yani sokağa doğru dönüktür yüzleri. Çemberi çevirsek nasıl olur? Yani bu bankta oturan insanlar çemberin içine doğru, birbirlerine doğru baksalar? Daha fazla konuşmazlar mı acaba birbirleriyle, bir şeyler paylaşma ihtiyacı duymazlar mı? Konuşmalar, paylaşımlar artmaz mı? İletişim daha güçlenecektir kentin içinde ufak bir değişimle.
Fakat belirtmek gerekir ki yine bu banklar sayesinde gerçek bir kamunun alanı ortaya çıkar. Tanımı bir kez daha anımsarsak, “kamuyu oluşturan tüm bireylerin eşit söz hakkına sahip olabildiği, eşit olarak temsil edilebildikleri ve mücadelelerini verebildikleri bir alandır”. Nice tartışma yapılmıştır o banklarda oturan kişilerin arasında, bazen siyasi, bazen spora ilişkin, bazen ise sanat konusunda.
Sonuç Yerine
Kent uzamı temel unsurları ile iktidar tarafından yapılandırılırken kullanım alanında ise halkın belirli bir ölçüye kadar özgür olduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle bu noktada halkın sunulanlarla neler yaptığı önem taşımaktadır. Cadde ve sokak isimleri belirlenmiş olsa da, insanların önceden hafızalarında kalanlarla anılabilir aradan yıllar bile geçse. Bu, bir nevi itaatsizlik olarak değerlendirilebilir. İstanbul’da bir mahalle olan Mustafa Kemal, hala 1 Mayıs Mahallesi olarak anılmaktadır. Resmi kayıtlarda öyle bir mahalle olmasa da bellek kayıtlarından silmek çok kolay olmayabilir. Değiştirilen durak isimleri pek çok insan için hala eski adındadır.
Mekânları birbirinden ayırmak için kullanılan duvarlar siyasallaşmanın ve sanatın birer yüzü olabilir. Merdivenler renkli boyanarak bir isyana dönüşebilir ve hayata renk katılmasını uygun bulmayanlar tarafından ertesi gün griye dönüştürülebilir tekrar, ardından ise yeniden gökkuşağı renklerine.
Bu yazıda kenti oluşturan temel öğeler üzerinden yola çıkarak bir izlenim sunmaya çalıştık. Bu öğelerin çoğaltılması da, belirtilen öğelerin altının doldurulması, daha fazla yazılabilmesi de mümkün. Ancak şimdilik bu kadarla yetiniyoruz. Yapılandırılmış kent uzamının halk tarafından istendiği gibi kullanılabileceğine inanıyoruz.
Her ne kadar siyasi ya da ekonomik iktidar bazı düzenlemeler getirmiş olsa da halk kendi gerçeğini oluşturabilir kent uzamında; tabi yeniden kısıtlanana kadar…
* Bu yazı Ayrıntı Dergi'nin 29. Sayısı olan "Kamu'nun Yönetimi, Yönetim'in Kamusu"   dosyasında yayınlanmıştır. Yazıya http://ayrintidergi.com.tr/bir-mucadele-alani-olarak-kentsel-uzam-ve-toplumun-hafizasi/ linkinden de ulaşılabilir.
DİPNOTLAR
[1] Özellikle başörtüsü üzerinden yapılan tartışmalara gönderme yapılmaktadır.
[2] “İşeyen Çocuk” heykeli
[3] Şehir heykelleri ile ilgili detaylı bilgi için bkz. http://spektakulersehirheykelleri.tumblr.com/
[4] Duvar yazıları için öneri: http://t24.com.tr/k24/yazi/duvar-yazilari,1220
Yararlanılan Kaynaklar
Althusser, L. (2006). İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İstanbul: İtkahi Yayınları.
Ayverdi, İ. (2011). Misali Büyük Türkçe Sözlük (Cilt 2). İstanbul: Kubbealtı Neşriyat.
Özbek, M. (2015). Giriş: Kamusal Alanın Sınırları. M. Özbek (Dü.) içinde, Kamusal Alan (s. 21-90). İstanbul: Hil Yayınları.

30 Haziran 2019 Pazar

Yardım eden yardım alanı sergileme hakkına mı sahip? *


Birine hayır yapmanın vicdani ya da toplumsal ya da her ikisini de kapsayan bir faydası var. İçinde bulunduğumuz ay nedeniyle çeşitli yardımlaşma ve dayanışma faaliyetlerinin de daha fazla ön plana çıktığı bir zamandayız. Peki ama yardım edilenin sergilenmesi ne kadar ahlaki? Bu yazı bu sorudan yola çıkarak ne yapılabilir’e dikkat çekmeye çalışıyor.
Yukarıdaki soruyu hepimiz çeşitli vesilelerle düşünmüşüzdür belki. Benim aklımda bir süredir takılıp kalmasını sağlayan ise bir köy okuluna yapılan destek kampanyasına ilişkin sosyal medya paylaşımı. Büyük bir iyi niyetle çocukların ihtiyaç duydukları şeyler seçilmiş, alınmış ya da paylaşılmış ve sonuçta toplanan ihtiyaçlar okula götürülmüş ve çocuklarla paylaşılmış. Aldıkları hediyeler karşısında çocuklar kuşkusuz çok mutlu olmuşlardır, çok sevinmişlerdir. Hikaye sadece burada bitmiş olsaydı da çocukların mutluluğunu anlayabilmemiz çok güç olmazdı. Ancak hikaye burada tamamlanmamış. Elbette günümüzün şiarı haline gelmiş olan “fotoğrafı yoksa olmamıştır” cümlesi yönlendiriciliğini yapmış. Hadi buna da tamam diyelim, belgelemek için ya da sadece size kalacak bir anı için yapabilirsiniz elbet. Sorun fotoğraf çekmekte değil. Sosyal medya hesabında çocukların her birinin yüzü netlikle seçilebilecek şekilde fotoğrafları yer alıyor. Yardım eden ve yardım alanın birbirini bilmemesi gerekliliğine hala inananlar için konuyu açıklayabilmek çok güç. Her yapılanın başkasına gösterilmesi gerektiğini düşünenlere de konuyu açıklayabilmek aynı oranda zor.
Mahremiyete değer vermeli
Yardım eden ve yardım alan arasında olanın mahremiyeti her daim önemli ama söz konusu çocuk olduğunda ise bu daha önemli hale geliyor. Yetişkinler bu tür yardımlar alırken kameralardan kaçmaya, bazen yüzünü kapatmaya çalışarak kendini görünmez hale getirebiliyor. Konudan bir miktar saparak şunu da belirtmek gerekiyor ki, yüzü gizlemek utanılacak bir şey yapıldığında ortaya çıkan bir davranış biçimi, oysa yardımı alan kişinin utanması gereken bir şey yok. Yüzünü örtmesi gereken kim? Sorusu da bir ek olarak burada kalsın.
Çocuklar kendilerine gösterilen ilgiden memnun oluyor olsalar gerek. Bir etkinlik düzenleniyor, o etkinliğin öznesi onlar haline geliyor, çeşitli hediyeler veriliyor ve mutlu oluyorlar. O sırada gördükleri objektiflere sevecenlikle ve mutlulukla gülümsüyorlar. Onların o fotoğrafların neden çekildiği, nerede kullanılacağı, ileride karşısına çıkıp çıkmayacağı gibi bir soruyu kendisine sormayacağı aşikar, böyle bir beklentimiz de yok elbette. Çünkü o çocuk. Bu soruyu sorması gerekenler yine başkaları.
Etik kodlar belirlenmeli
Çocuğun fotoğraflarda kullanılması ve bunun özellikle sosyal medya üzerinden paylaşılması yani yıllar sonraya bile iz bırakması yardım yapan organizasyonların gündemine alması gereken konulardan biri.  Yardım alan kişinin kimliğinin açık olarak tanınabileceği görsellerden uzak durarak farklı kadrajlar yakalayabilmek elbette mümkün ancak daha uğraş gerektiriyor. Fakat genelde tüm yardım alanların özelde ise çocukların mahremiyeti bu uğraşa değer. Yardım organizasyonlarının kendi faaliyetlerini görünür kılmak için yardım ettikleri kişileri teşhir etme haklarının olmadığının ayırdına varması gerekiyor.  
Sorun genelde yardım alanların kimliğinin görünür şekilde temsil edilmesi. Ancak söz edildiği gibi konu çocuk olduğu zaman hem kendisinin bilinçli bir karar verişe sahip olmaması hem de ileriki zamanlar içinde unutmayan bir belleğe sahip olan internette fotoğraflarının yer alması çocuğun mahremiyetine de zarar verici olarak düşünülmeli. Bu nedenle yardım organizasyonlarının kendilerine konuya ilişkin bazı etik kodlar belirlemesi gerekiyor gibi.

* Bu yazı 09.05.2019'da sivilsayfalar.org adresinde yayınlanmıştır. http://www.sivilsayfalar.org/2019/05/09/yardim-eden-yardim-alani-sergileme-hakkina-mi-sahip/

12 Haziran 2019 Çarşamba

Bir kadının kendini sevmesi devrimdir



Bazı zamanlarda bazı görseller çok etkiler insanı. Görsel sayfalarca yazıyla anlatılamayanı bir ana sığdırır ama bir yandan da sayfalarca yazıya kapı aralar. Bir kaç görsele yazı borcum var içimde. “Bununla ilgili yazayım” dediğim ama bir türlü oturup yazmadığım. Ama Twitter’da gördüğüm yukarıdaki görsel o hengamenin arasında kalmasın istedim. Gördüğümde çok şey düşündürdü bana. Yazının içimde yazıldığını fark ettikten sonra, içimi deşifre vaktinin geldiğini hissettim.

Bunu göreli 3-4 gün olmuş olmalı. Ara ara döndüm baktım. Sonrasında daha uzatmayıp yazayım istedim. Aslında görseldeki yazı beni çeken. Görselin bir analizi değil peşinde olduğum. Mükemmel bir tespitin slogana dönüşümü: “Bir kadının kendini sevmesi devrimdir”. Aslında her insanın kendini sevmesi devrimdir. Lakin kadınlık üzerinden kurgulanmış bu sloganı bozmaya hiç niyetim yok. Bir kadın olarak kendimi sevmenin değerini anladığımı bu slogan bana yeniden idrak ettirdi.

Ne peki bu sloganın ya da gayet yerinde olan tespitin bana çağrıştırdığı? Öncelikle şunu söylemeliyim. Evet kendimi seviyorum. Özellikle Kadıköy civarında gözüme çarpan duvar yazılarında gördüğün #iyikivarım’ı da görünce epeyce eğlenmiştim. Fakat bu kendini sevmek konusu benim için özellikle günümüzde sosyal medyanın da körüklemiş olduğu bir narsizmden uzak. Gölde kendine hayran bakan bir Narkisos hayranlığı ya da beğenisi değil. O yüzden üzerinde konuştuğumuz cümle bana ilk başta beğenmek kelimesini getirdi.

Bir beğeni değil kendimi sevmem. Beğeni biraz daha fiziksele yönelik gibi geliyor kulağıma ve öyle gelince tırmalıyor da. Sürebilen bir şey de değil beğeni. Bugün beğendiğimizi yarın beğenmeyebiliriz sonuçta. Ve önemlisi belki şu ki beğenmediklerimizle de sevebiliriz. Kendini sevmek bu yüzden devrim belki. Kendime duyduğum ne Narsisizm ne beğeni. Daha dostça bir sevgi. Nasıl ki dostlarımızın iyi yönleri ve kötü yönleri varsa ve biz koşulsuzca kabuleniyorsak öyle bir sevgi. Beğendiklerimle ve beğenmediklerimle bir sevgi. Dış görünşten ve dış faktörlerden uzak bir sevgi.  Dış görünüşü tamamen yadsımak değil söylediğim ama başkası ya da başkaları içinden daha çok kendim istediğim için bir şey yapmak ya da yapmamak. Zaman zaman gelen eleştirilere rağmen (ki içimden hep “sizene” diyorum) saçımı boyamamak mesela. Canım istiyorsa makyaj yapmak istemiyorsa yapmamak. Bazen daha özenli giyinmek bazen ise hiç özen göstermemek. Hem öylesini hem de böylesini seviyorum. Aynaya baktığımda gördüğüm şeyi beğenmiyor olabilirim ama seviyorum.

Lakin tek mevzu dış değil işte, iç de önemli. Çok mu klişe? Önemli olan iç güzelliği falan hani. Öyle değil. Koşulsuz ve şartsız sevebilmek. Kendimle barışıp kendimi temize çektiğimden beri koşulsuz sevebiliyorum. Kendimi de başkalarını da. Her şeyimi beğenmiyorum ama beğenmiyor olmama rağmen seviyorum. Bir ateşkes değil, bir anlaşma gibi. Hatalarımla, keşkelerimle, iyi ki’lerimle, pişmanlıklarımla... Hepsini cem ederek anlaşıyorum kendimle. Belki dışarıdan gelen eleştirileri çok sevmiyorum ama kendimi acımasızca eleştiriyorum, lakin kırmıyorum. Kırarsam o kırıklar önce bana sonra başkalarına batıyor çünkü. Kendimi ve başkasını kanatmayı hiç gerekli görmüyorum.

“Bir kadının kendini sevmesi devrimdir”. Çünkü bir kadın kendini sevebilmek için kendi dışında konuşulanlardan, onu şekillendirmeye çalışanlardan, toplumsal baskılardan önce uzaklaşmak zorundadır. Tamamına tıkayabildim mi kulaklarımı? Belki hayır. Ama çoğuna tıkayabilmeyi öğrendim. Öğrendiğimiz vakit kendi doğrularımızla yürümeyi öğreneceğiz. Topuklu ayakkabı giymeyi onaylamayan kadınlara da tıkadım, aile olmanın yolunun çocuktan geçtiğini savunanlara da. Belirlenmiş kalıp doğrular kime göre ve neye göre doğru, neye hizmet ediyorlar acaba? Belki önceden çoğumuz sorduk bu soruyu kendimize. Uygulamaya geçmek çok kolay değil, birden her şeyi yıkarak da olmuyor, adım adım oluyor. Belki devrim değil, evrim benimki. Ama daha ayağı yere basıyor, daha içselleşiyor. Lakin evrim de olsa devrim de olsa, bir kadının kendini sevmesi bir dönemeç oluyor, bir kilittaşı. “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diyor ya hani şair her şey kendini sevmekle başlıyor ama her şeyiyle sevmekle, iyisiyle de kötüsüyle de. İnsan kendini sevdi mi kırıklarını başkalarına batırmıyor.

4 Ocak 2019 Cuma

Ceren Damar'ın Ardından


Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde araştırma görevlisi olan Ceren Damar bir öğrencisi tarafından öldürüldü. Günlerdir haberlerde okuduğumuz bir cümle bu. Henüz araştırma görevlisi, akademide uzun bir yol vardı önünde ve geçmiş zamanlı bir cümle kurmak ne zor gencecik bir kadın için. Upuzun bir hayat olacaktı önünde, sınav kaygıları olacaktı, uykusuz geceleri olacaktı makale yazma uğraşında olduğu. Bir vicdansız aldı aramızdan falan demeyeceğim, iş o kadar basit değil çünkü, çok yönlü.
Bir hukuk öğrencisi Damar’ı öldüren, fakültesinin bir nebze önemi var elbet ama en başta bir üniversite öğrencisi. Toplumun çoğunluğundan eğitim, entelektüel birikim, insana bakış olarak farklı bir noktada durmasını beklediğimiz bir birikime sahip olduğunu varsaydığımız bir üniversite öğrencisi cana kasteden. “Geçmem için kopya çekmem gerekiyordu” diye kendini savunmaya çalışan biri. Yanlış burada başlıyor. Çünkü nasıl bir “özgüven” ile yetişiyorsa bu çocuklar, başarı için her yolu mübah görebiliyor. Başarısı, suç olan bir şeye bağlı ise eğer hatayı kendinde değil, onu görmezden gelmeyende arıyor. Bu haklılık paranoyasını ilk kez duymuyoruz ama bir cana mal oluşuyla sanırım ilk kez karşılaşıyoruz. Sınav sırasında uyarıldığında kendi haklı, uyaran haksız gibi laf söyleyeni ile ilk kez karşılaşmıyoruz. Bu ahlaki yoksunluğun sadece bu çocukların kendileri ile ilgili olmadığını da bir yere yazmak gerekiyor. Şu an üzüntülerini dile getiren akademi camiasının içinde bir başka hocayı arayan ve “hocam, görmezden gel”, “hocam geçiriversen” diyen hocaların olduğunu öğrencilik zamanımızdan beri biliyoruz. Bu cinayette hepsinin parmağı var demeye dil varmıyor… Birileri nasılsa ardımı toplar diye düşünüyorsa çocuklar fütusuzca davranıyor.
Bir diğer yan ise Ceren Damar, başka bir hocanın sınavının düzenini korumak için olmuş canından. Gözetmenlik yaptığınız sınavın düzeni size emanettir. Bir hoca diğer meslektaşına güvenerek o sınavı teslim eder. Sözlü olarak söylenmesine gerek yok bunun, sınavda gözetmen olmak bu demek. Yani birinin size verdiği emanete sahip çıkmaya çalışmaktır aslında sınavın düzenli geçmesini sağlamak, diğer yandan diğer öğrencilerin hakkını gözetmektir. Farklı nedenlerle sınava çalışamamış öğrenci mutlaka vardır o sınavda ama gözünü ne başkasının kağıdana diker, ne de kopya için herhangi bir adım atar. İşte o çocuğun hakkını gözetmek de gözetmenin işi olur o noktada. Ceren Damar tüm bunları gözettiği için yaşamıştır bunu o halde. Birinin görmezden gelinmesi aynı dersin sınavına giren diğer çocukların hakkına kastetmektir çünkü. “Ne var yani birini görmezden gelse” meselesi değildir bu nedenle.
Bir diğer taraf ise kadın olmakla ilgili. Ceren Damar cinayeti bir kadın cinayetidir, politiktir. Neresi politik denebilir, şöyle açıklayalım: Bir çok alanda kadın olarak çalışmanın belirli zorlukları akademide de mevcuttur. “Kadına uygun meslek” damgası ile damgalanmış olan çalışma alanlarından biridir akademide olmak. Her ne demekse “kadına uygun meslek”. Akademiyi sadece derse girip çıkmak olarak düşünen zihniyetin yaftasıdır bu. Oysa asla işi işte bitmeyen bir meslek akademisyen olmak, gerçekten seven için işten öte hayat tarzıdır zaten. Ataerkil sistemin üniversitelerde de kök salmış olan yapısını görmek gerek. Erkek öğrenci de kadın öğrenci de kadın akademisyene erkek akademisyene davrandığından farklı davranabilir, elbette hepsi için geçerli değildir ama hiç de azımsanmayacak bir ihtimaldir. Daha kolay sindirebileceğini düşünebilir, çünkü toplumsal algıdan kopuk değildir onun düşüncesi de. Öğrenciden daha ziyade akademideki diğer meslektaşların düşünceleri daha rahatsız edici olabilir. Hiçbir erkek hocanın özel hayatı ile ilgili yorum duymadım şimdiye kadar, oysa kadınlarla ilgili olarak ne kadar fazlasını duydum. Evli olmaması, çocuğunun olmaması gibi türlü şeyler. Biraz asabi ise evli olmamasına bağlanır, öğrencileriyle ilgileniyorsa “çocuğu yok ya”dır.
Üniversitedeki ataerkil sistem sadece akademisyen kadını değil, öğrenci olan kadını da dışlar. Herhangi bir taciz suçlamasında “Allah bilir öğrenci ne yapmıştır”ı duyarsınız ya da “Yazık adamın ailesi var”ı. Kadının yok mudur, kadın öğrencinin yok mudur, incinmemiş midir o? Kim kimi koruyordur? Kim kimi ne için koruyordur? Ahlak nutukları atanlar için turnusol kağıdıdır bu.
Sonuç… Sonuç genç bir kadının ölümü, öldürülüşü. Öldürenin hukuk öğrencisinin oluşu önemli mi? Evet. Adalet anlayışının nasıl değiştiği konusunda önemli. Hakkın, yasanın, kuralın nasıl anlaşıldığı konusunda önemli.

5 Aralık 2018 Çarşamba

Akademide sözlü gelenek


Yaşanan tüm dijitalleşme sürecine rağmen bazı noktalar hala direngen. Hatta öyle ki o noktalar önceki gelişmeler olan yazıya da matbaaya da direniyorlar.
Bazı kurumların kendilerine has gelenekleri var, akademi de bunlardan biri. Her ne kadar hocalarımızdan duyduğumuz bazı gelenekler sürmese de devam edenler de var. Bu geleneklerin en başında gelenlerinden biri de sözlü gelenek. İletişim tarihi ayrımlandırılırken dört dönemden söz edilir. Sözlü, yazılı, basılı ve elektronik dönemler. Bunlara ayrıca sonrasında dijital kültürü de eklemek elbette kaçınılmaz.
Her gelen dönem bir öncekinin etkisini azaltmıştır. Ancak akademi belirttiğimiz tüm dönemleri içinde barındırmakla birlikte sözlü geleneğe ayrıca önem verir. Sınav kağıtlarını yazılı, yayınlanan çalışmaları ise basılı gelenek altında değerlendirmek mümkündür. ancak akademinin olmazsa olmazı (en azından şimdilik) ders anlatmak, sözü kurmaktır. Tüm gelişmiş imkanlara rağmen bir mekanda toplanarak (ki burada mekan sınıftır ama illa gerekli de değildir) konuşup tartışmak değerlidir. Sesli okuma yapmak elbette sözü kurma içinde değerlendirilemez. Çünkü sözü söyleyebilmek kendinden bir şey katabilmeyi gerektirir.
Sadece ders anlatmak değildir akademinin sözlü geleneğini yansıtan. Tez savunmaları da bunun temel göstergesidir. Tezin kabulü yazılı unsur üzerinden gerçekleşse de sözlü savunma yapılması şarttır. Lisansüstü mülakatlarda ve doktora yeterlilik sınavlarında da benzer bir süreç işler.
Felsefe tarihine bakıldığında da sözün içten yani ruhtan geldiğini düşünenlerin sayısı az değildir. Söz içten geldiği için de hakiki olanı yansıtır. Yine Sokrates yazıyı dışlarken sözü öne çıkarır.
Akademik kurallar düşünüldüğünde yazmak önemli olsa da yeterli değildir, söz ile dışarı aktarılması gerekir. Yazmak ve okumak yeterli değildir akademi için. Sözü kurabilmek ve kurulanı aktarabilmek için söz ile söylenmesine ihtiyaç duyulur.
Söz ruhun bir parçası ise eğer (ki inanılan öyledir) ruhu üfleyebilmek için söze gerek vardır.


20 Eylül 2018 Perşembe

Bir hak mücadelesini haksızlaştırma çabası





3. havaalanı inşaatı bugünlerin malum konusu. İsim konusunda yaşanan tartışma kadar değerli görülmese de inşaat emekçileri haklarının peşinde. Çalışma şartlarından memnun olmayan işçiler kimilerine göre “manidar” bir zamanda haklarını savunmaya geçtiler. Dile getirilen şartlara baktığınızda da insanca çalışmak dışında bir istekleri yok. İstekleri tekrardan yazmayacağım, arzu edenler şuradan bakabilirler: https://t24.com.tr/haber/yuzlercesi-gozaltina-alinan-havalimani-iscileri-ne-talep-ediyor,700828  
Bu yazının derdi bir hak mücadelesinin nasıl haksızlaştırılmaya çalışıldığı. Bu tür konularda üç maymunu oynayan bir kitle medyası varken hak haberlerine erişimin kaynağı alternatif haber mecralarından ve sosyal medyadan geçiyor. Artık her toplumsal olay, her toplumsal hareket reel alanda yaşandığı gibi sanal kamusal alanda da yaşanıyor. 3. Havaalanı inşaatında yaşananlar, konuya ilişkin bir kamuoyu oluşturmak için #KöleDeğiliz etiketiyle paylaşılmaya başlandı. Buraya kadar süreç olağan. Olağan olan ama tuhaf olan ise bu hak mücadelesini haksızlaştırmak ya da küçük görmek için yazılanlar ya da “bulmuşlar da buluyorlar” imaları.
Bir koro şeklinde söylenen şeylerden biri havaalanının zamanında açılmaması için eylem yapıldığı. Bazı medya mensuplarının da çanak tuttuğu bir görüş bu. “Neden önce değil de şimdi yapılmış” manasında yazılar. Bıçak kemiğe dayandı diye bir söz vardır, bilir misiniz? Belki bu yüzdendir. Sabrın sonu selamettir anlayışı çökmüştür belki de artık. Belki öncesinde sözler verilmiş ama o sözler tutulmamıştır. Bir mücadelenin başlangıcı için “neden şimdi?” sorusu onu meşru olmayan bir duruma düşürmenin temel ilkelerindendir.

“Benim yoksa onun da olmasın”
Bir diğer haksızlaştırma biçimi ve belki de ilkinden daha korkuncu direnenler gibi işçi olanların yaklaşımı. #KöleDeğiliz etiketi altında yazılan bir tweet inşaatlarda çok kötü koşullarda çalıştığını söyleyen bir işçiye aitti ve diyordu ki “3. Havaalanı İnşaat’ı en iyi yerlerden biri.” Kötüden örnek olmaz derler. Yani diğer yerler kötü olduğu için kötüsüne razı mı olmalılar? Ya da eğer diğer yerler daha kötüyse birlikte mücadeleye değmez mi? İnsanın kendisine ve kendi gibi olanlara böylesine yabancı, böylesine başkasının gözlükleriyle bakmasına ne denebilir? Asgari şartların sağlanması gerekliliğine destek yerine “daha kötüleri var” kalıbı… Birlikte daha iyi şartlarda çalışalım yerine benim yoksa onun da olmasın yaklaşımı. Lakin bunu yazan işçiye yıllardır bu söylenmemiş midir? “Falanca yerde nasıl çalışıyorlar, bir de buradan şikayet ediyorsunuz” diye. Muktedir olanın sözünü duyaduya aslında mazlum olan bir muktedir olmuştur o da.
Bir diğer husus ise dışlama, ötekileştirme. Her olaya uygulanan ve uygulanabilecek bir yöntem ötekileştirme. İşçilerin direnişinde de ortaya çıkıveriyor. Ne istediklerine dahi bakılmadan terörist olmakla suçlanıyorlar söylemlerde. Erkin (siyasal ya da ekonomik) karşısına dikilmiş olan herşey ve herkes talebi ne olursa olsun tek bir yaftayla bertaraf edilebiliyor ne de olsa.
Son bir grup daha var. Onlar ise kendilerine dokunmadığı sürece bu konuları hiç düşünmeyenler, kendilerine has başka gündemler yaratanlar, “iki slogan atılıyor” diye olayı küçümseyenler.

Gazetecilik ezilenden yana olmalıdır
Bu olay gündeme gelince medya ile ilişkisini düşünmek kaçınılmaz. Zira iletişim fakültelerinde öğrendiğimiz ve hala öğretmekte olduğumuz gazetecinin toplumdan yana taraf olmasıdır. Üç gazetecinin vaktiyle söyledikleri geldi aklıma.
Umur Talu ile yaptığımız söyleşi sırasında şöyle demişti: “Gazetecilik yaptığım saatlerde ezilen mağdur edilen, hırpalana insanları düşünüyorum. Bu insanları düşünmeden gazetecilik nasıl yapılır bu beni rahatsız ediyor.”
Bir diğeri Ragıp Duran’dı: “Benim derdim gazetecinin mutlaka ve mutlaka bir kere gazetecilikten taraf olmasıdır. Siyasi ve ideolojik olarak da güçsüzden, zayıftan, eşitlikten, insan haklarından,  adaletten, evrensel değerlerden yana olması, taraf olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü isteseniz de istemeseniz de mecburen taraf olacaksınız. Dolayısıyla iyi bir taraftan olun ki bir anlamı olsun.”
Ve son olarak Ahmet Şık’ın mahkeme savunmasında söylediği şu sözleri: “Doğru ve yanlış gerçek ve yalan, haklı ve haksız, zalim ve mazlum arasındaki karşıtlıkta ve elbette ki adaletsizlikte gazetecinin tarafı bellidir.”
Belki de önce medya tarafını bilmelidir. Medya tarafını bilmelidir ki toplumun yanında durabilsin, durabilsin ki toplum başkalarının gözlüğü ile gördüğü dünyayı kendi gözleriyle görebilsin. Lakin medya, inşaat ve enerji üçlü sektörü patronajlı medya kuruluşlarında çalışan emekçilerin bunları yazabilmesi mümkün mü sorusu belki başka bir tartışmanın konusu.

17 Eylül 2018 Pazartesi

Mahremiyetin Değişen Yüzü: Sosyal Medya*

Çağımız bizi uçsuz bucaksız bir mekana (aslında mekan olmayan bir mekana) doğru çekiyor ve bu çekime neredeyse kimse karşı duramıyor. Bu girdabın adı sosyal medya.  Görsellik çağı olarak tanımladığımız çağ artık bu tanım yerine kendini görünürlük çağına bırakıyor. Artık görünmek var olamak ile neredeyse eş anlama geliyor.
Sosyal medyada kendimizi göstermek artık günümüzün şiarı.  Her yeni teknoloji gibi sosyal medya da bireylere kendi kurallarını getiriyor ve hatta belki de dayatıyor. Toplumsal kurallar ile sosyal medyanın kendi kuralları ise zaman zaman çatışma gösteriyor. Peki kim galip?Popüler hale gelen sosyal medya akımları karşısında geleneksel toplum kuralları mağlup olmuş gibi duruyor. Belki de sosyal medya kullanıcıları da bu mağlubiyetten şikayetçi değiller.
Zira kendini göstermek çağımızın en önemli isteği ve aynı zamanda sorunu. Sosyal medya bireylerin düşüncelerini, duygularını, fotoğraflarını, anlarını aslında hayatlarını başkaları ile paylaşabilmeleri için tasarlanmış bir yapıya sahip. Hayatın çoğu zamanını sosyal medya arkadaşları ile paylaşmayı arzu eden bireyler, belki zaman zaman gerçeklikten de koparak kendilerini teşhir ve ifşa etmeye başladılar. Dolayısıyla günümüzün en tartışılır kavramlarından biri mahremiyet oluverdi.
Mahrem kavramı sosyal medya ile büyük bir değişikliğe uğradı. Artık mahrem sayılan şeyler mahrem olmaktan çıkmaya, normal olarak kabul edilmeye başlandı. Ancak bazı şeyler halen tartışılabilir boyutta. Kültür ve toplumsal kurallarla karşıtlaştığını düşündüğümüz örneklerden yola çıkarak sosyal medyanın nasıl bir değişim yaşattığını tartışmaya çalışacağız.  
Sosyal Medya Bizi Şekillendiriyor Mu? Günümüzün belki de en sık kullanılan kavramlarından biri artık sosyal medya. Gençlerin ve hatta ileri yaştakilerin de dahil olduğu sosyal medya Web 2.0 teknolojisinin ortaya çıkmasıyla birlikte toplumların hayatlarına girmiş olan yeni bir mecra. Bir vazgeçilmez haline gelen sosyal medyayı basitçe eşzamanlı ve çift taraflı olarak bireylerin birbirleriyle paylaşımlarda bulunmalarını sağlayan bir ağ yapısı olarak tanımlayabilmek mümkün.
"Sosyal medya insanlar tarafından iletişimi kolaylaştırmak amacıyla yaratılan web tabanlı bilgi sunmakta, insanlar birbirleriyle hikayelerini ve deneyimlerini paylaştıklarından şu anda dünyadaki temel sosyal etkileşim kaynaklarından birini temsil etmektedir." 
Sosyal medya tanımı, insan hayatını kolaylaştırıcı ve daha fazla etkileşimde bulunmayı öngören bir çerçeveyi kapsıyor. Sosyal medyanın yola çıkış amacı tanımdaki gibi olsa da toplumlarda ciddi değişikliklere neden olabildiğini ve bireyi dönüştürebildiğini söyleyebilmek mümkün.  Hatırlamakta fayda var ki toplumlar, iç veya dış faktörlerden etkilenerek çeşitli değişimler gösterirler. Hiçbir toplum yıllar boyunca sabit kalmaz, kültürel öğeler değiştikçe toplumda değişir.
Toplumlarda yaşanan değişimlerin faktörlerinden biri de teknolojide yaşanan gelişmelerdir. Teknolojik determinist bir tavır geliştirmek doğru olmasa da teknolojideki gelişmelerin toplumu değiştiren unsurlardan biri olduğu ortadadır.  Her teknolojik gelişme gibi sosyal medya da bireyler ve toplumlar üzerinde değişimlere neden oldu. Teknolojik gelişmeler kendi kültürleriyle birlikte insanların hayatlarına girerler, dolayısıyla teknolojinin getiridiği kültür ile toplumun içinde var olan kültür bir çatışma içine girebilir.
Sosyal medyada ortaya çıkmaya başlayan bazı akımlar bireylerin kendi kültürleriyle ters düşüyor olsa da kabul edildi ve uygulanmaya başlandı. Sosyal medyada oluşan toplum -özellikle gençler arasında- bireylerin onaylanılması gereken bir yer haline geldi. Bu durum sosyal medya akımlarının öncelikle bireyleri ardından ise daha geniş bir kitleyi şekillendirdiği bir mecra oldu.  Mahremiyet Algısının Dönüşümü Sosyal medyanın bireyleri birbirine bağlarken aynı zamanda yeni bir iletişim biçimi de ortaya çıkarır. Bir sanal gerçekliğin ortaya çıktığı ağlarda bireyler kendilerine farklı profiller çizebilirler, olduklarından farklı davranabilirler. Bu farklılaşma son yıllarda üzerine çokça tartışılan bir alanı oluşturdu.
Tüm bu farklılaşmanın dışında toplumsal değer yargıları sosyal medya ile birlikte bir değişimden ve dönüşümden geçmeye başladı. Değişim ve dönüşümü tartışırken pergelimizi sabitlememiz gereken nokta mahremiyet algısı, zira sosyal medyanın temelden sarstığı yahut farklılaştığı kavram bu.  Belirtmek gerekir ki mahrem ve mahremiyet kavramları tanımlanması son derece zor alanlardır. Toplumdan topluma farklılık gösteren mahremiyet kavramı, aynı toplum içinde dahi farklı gruplar tarafından sınırları farklı çizilebilir. Ayrıca bu kavramın dönemden döneme değişiklik arz ettiği de söylenebilir.
Şimdi mahremiyet kelimesinin etimolojisine bakalım öncelikle, ardından kavram alanına değindikten sonra sosyal ağlarla birlikte yaşanan değişimi tartışalım. Mahrem kelimesi Türkçe'ye Arapça'dan geçmiştir ve kökü haram kelimesine dayanır.
Mahremin anlamsal alanına bakıldığında "1. Şeriatın yasak ettiği, haram. 2. Evlenmeyi şeriatın yasak ettiği nikah düşmeyen. 3. Yakın akrabadan olduğu için kadınların kendisinden kaçmadığı. 4. Biriyle içli dışlı, her türlü işlerini bilen. 5. Gizli, herkese söylenmez; herkesçe bilinmemesi gerek" anlamları ile karşılaşılır. Mahremden türetilen mahremiyet ise, "Mahrem olma durumu, bir kimsenin gizli özelliği. İslam hukukunda şer'an nikah düşmeme durumu"  karşılıklarını verir.  Gizlilik ve herkese kapalılık tanımlamaları içinde şekillenen mahremiyet, bu özelliklerinden dolayı ifşaya ve ifşaata kapalı olandır. Mahremiyetin sınırları hem toplum hem de birey tarafından belirlenir.
Bireyin kendine çizmiş olduğu sınır mahremiyetini ortaya koyar ve bu sınır onu toplumdan, kamusal alandan sınırlar, bireyin izin verdiği ölçüde bu alana girmek mümkün olur. Şunu da belirtmek gerekir ki; bireyin kendi mahremiyetini çizdiği alan da kısmen toplum tarafından belirlenir. Toplumun bireylere öğrettiği, yansıttığı hatta bazen dayattığı bazı sınırlar vardır ve bireyin bu sınırların dışında hareket etmemesi beklenir. Dolayısıyla kişisel mahremiyet toplumun da koyduğu görünmez sınırlarla bireylerin kendileri tarafından çizilir.  Günümüzde belki artık sosyal medyasız bir sosyallik düşünülemese de sosyal medyanın hayatımızda olmadığı günlerde bireylerin mahremiyetlerini kendi elleriyle ihlal etmeleri ve bu eylemden hoşnut olmaları çok mümkün gibi durmuyor.
Fakat bugüne baktığımızda Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'in söylediği gibi "mahremiyet artık norm değil. İnsanlar sadece daha çok ve çeşitli bilgiyi paylaşmakla kalmıyor, daha çok insanla ve daha açık bir şekilde paylaşıyorlar ve bundan memnunlar." Webster's New World Dictionary'e giren "abartılı paylaşım" kavramı şahsi bilgileri ortaya sermek; kişinin bir blogda veya başka bir yayın organında özel hayatını teşhir etmesi; teşhire maruz kalan kişiden ısrarla onay beklemesi anlamını taşıyor. Mesele sadece ifşa ve teşhir değil, aynı zamanda başkalarının da onayını alma arzusuna dönüşüyor. Bu arzu sosyal medyada ne yaş, ne cinsiyet dinliyor.
Descartes'in meşhur sözü olan "Düşünüyorum, öyleyse varım", "Görülüyorum, öyleyse varım"a dönüşüyor.  Görülmek ve kendini teşhir etmek aslında pekçok insan açısından sorunlu iken dini hassasiyetleri olan kişiler için daha problemli bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Burada biraz uzunca bir alıntı ile Nazife Şişman'a kulak verelim: "Müslümanların nefs terbiyesinin temel ilkesinin az konuşmak olduğunu; ayıpların örtülmesinin temel ahlak kaidesi olduğunu; kendini övmenin en büyük ahlak zaafı ve ‘görünme'nin de ‘olma'nın önündeki en büyük engellerden biri olduğunu kabul ederler. Bu kabullere rağmen Müslümanların, görmenin ve görünmenin hiyerarşisini değiştiren yeni teknolojileri sorgulamaksızın ve hiçbir filtre ya da kasis koyma gereği duymaksızın hayatlarına dahil ediyor oluşu, zamanımızın en çelişkili ve en eklektik durumu."  Sosyal Medya Kuralları vs Toplumsal Kurallar Sosyal medya kendi kurallarını herhangi bir aidiyet dinlemeden bireylere dayatabiliyor.
Ayrıca bireylerin toplum içinde varlıklarını sürdürebilmeleri, kabullenilmeleri ve onaylanmaları da bu dayatmaları kabul ile mümkün olabiliyor. Ancak zaman zaman toplumun kültürü ile sosyal medyanın kültürü birbiri ile çatışır hale gelebilir. Bu çatışmayı örnekler üzerinden yorumlamak daha yerinde olacaktır.  Bireylerin mahrem alanlarından biri hanesidir. Kültürel kodların bizlere söylediği evin, eve ait olan şeylerin kapıları samimiyete dahası yakınlığa bağlı olarak başka kişilere açılır. Ancak öncesinde bu hassasiyetlere bağlı olan kişiler dahi evlerinden görüntüleri sosyal medyada paylaşmakta artık bir sakınca görmez hale gelmişlerdir.
Evin içerisinde yapılan bazı değişikliklerin ya da eve yeni alınan bir eşyanın sosyal medyada paylaşılması neredeyse olağan karşılanır olmuştur. Evimizin kapılarını açmadığımız kişiler hatta belki hayatımız boyunca neredeyse 10 dakika bile konuşmadığımız Facebook arkadaşlarımız artık evlerimizin içine sızmışlardır. Evimizin anahtarlarını ise bizler onlara kendi isteğimiz ile teslim etmişizdir.  Diğer yandan fotoğrafla ilgili diğer bir konu ise kendimize ait olan fotoğraflardır. Belirli bir zaman öncesinde ve hala günümüzde suret yasağını tartışan Müslümanların bazıları artık kendi görüntülerini yayınlamakta herhangi bir sakınca görmemektedirler.
Sadece bir profil fotoğrafı belirlemenin ötesinde hayatlarının farklı zamanlarına yönelik anları takipçileriyle ya da ‘arkadaşlar'ıyla paylaşmakta herhangi bir sakınca duymazlar. Sosyal medyada görünür olmak kimileri için çoğu tartışmanın önüne geçmiştir. Elbette kendi hassasiyetlerine özen göstererek bu akımlara yenilmeyen kişilerin de varlıklarını ifade etmek gerekir.  Fotoğraf ile ilgili olarak değinilebilecek diğer bir konu ise bireylerin çocuklarının fotoğraflarıdır. Çocuğun elbette ki fotoğrafının yayınlanıp yayınlanmama konusunda herhangi bir tercihi bulunamaz, buna karar verecek olan onun ailesidir. Ancak kendi fotoğrafını yayınlamaktan imtina eden ve bunu doğru bulmayan bireylerin çocuklarının fotoğraflarını sosyal medyada paylaşmaları, kendi fotoğraflarını kullanmamak için çocuklarının fotoğraflarını profil fotoğrafı olarak kullanmaları bir çelişkiyi de beraberinde getirir. Kendi fotoğrafını sergilemeyi uygun bulmayan bir kişi neden çocuğunun fotoğrafını paylaşmakta bir sakınca görmez? Bir diğer tartışılabilecek konu ise özellikle bir dönem furyaya dönüşen yemek fotoğraflarıdır.
Özellikle özenli bir şekilde hazırlanmış olan yemeklerin fotoğraflarını çekerek paylaşmak sosyal medya kullanıcılarının bir dönem sıklıkla paylaştıkları fotoğraflar arasında yer aldı. Çoğunluğu "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" Hadis-i Şerif'i ile yetişmiş olan bir toplumun sosyal medya trendlerini takip etmek, üstten dayatılmış olan bir kültüre boyun eğmesi tartışılır konulardan biridir. Yediği ve ulaşabildiği yiyeceği ekonomik ve sosyal statü göstergesi olarak görmeye başlayan bireyler, içinde yetişmiş oldukları diğer toplumsal değerleri düşünmeksizin kendilerini sosyal medyada oluşan değerler sisteminin rüzgarına bırakıvermişlerdir. Dışarıda lokanta ya da cafelerde yediklerinin fotoğraflarını teşhir etmekten çekinmeyen bireyler aynı zamanda evlerinde hazırlamış oldukları sofraların da fotoğraflarını ifşa etmekten geri durmazlar.  
Sosyal Medya ile Aracılandırılan İbadet Sosyal medyada eleştirilebilecek paylaşım örnekleri ayrıca ibadet sırasında yapılanlar olabilir. Gidilen camiiden konum bildirmek sıralayabileceğimiz örneklerden belki de en masum olanı. İbadethanede bulunup maneviyatı yaşamanın yanı sıra ayrıca sosyal medya arkadaşlarını da durumdan haberdar etmek arzusu ortaya çıkar. Zira sosyal medya her attığımız adımı duyurmaya yönelik bir sistem ile işler.
Namaz kılarken çekilmiş fotoğraflar ise manevi arayış dışında farklı arayışları da imler niteliktedir.
Hacc'dan paylaşılan fotoğraflar hatta sosyal ağlar üzerinden yapılan canlı yayınlar ibadetin mi yoksa sosyal ağ ‘cemaati'ne duyurunun mu önemli olduğu sorusunu/sorununu akıllara getirir.
Her şeyi gören ve bilen Allah'a yapılan ibadeti, bireyler, her şeyi göremeyen ve bilemeyenleri de görür ve bilir hale getirmek için sosyal medyayı kullanır.
Sosyal medya ile yapılan ibadeti göstermek neredeyse sosyal medya ‘farz'larından biri haline dönüşmüştür.  
Sosyal medya ve ibadet ile ilgili olarak karşımıza çıkanlardan bir dini aracılandırmak olarak tanımlamaya çalışabileceğimiz olgu. Bu olgu ile sosyal medya üzerinden yapılan duaları belirtmeye çalışıyoruz. Çeşitli sosyal medyalar aracılığı ile paylaşılan dualara çokça şahitlik ediyoruz. Burada birey ya da inanan diyelim, Allah'a yapması gereken duayı sosyal ağ ile aracılandırıyor yani Allah'a bu yol ile ulaşmaya çalışıyor. Eğer bunu yapmıyor ise -ki böyle düşünmediğini düşünmek isteriz- o zaman ibadetini teşhir etmeye çalışıyor.
Belki gün içerisinde, iftar sofrasında etmediği duayı sosyal medya hesaplarından paylaşmayı tercih eden bir grubun olduğunu söyleyebilmek hiç de zor değil.  
Değerlendirme Az bir süredir hayatımızın içinde olan sosyal medya her geçen gün alışkanlıklarımızı, değerlerimizi daha fazla etkileyen ve hayatımızı şekillendiren bir hal almaya başladı. Toplumun hangi kesiminden olursa olsun sosyal medya kültürüne direnç odakları geliştirebilmek pek mümkün olamıyor, değer yargıları ile sosyal ağlar üzerinde yapılanlar birbiri ile çelişiyor. Kültürümüzün getirdiği bazı yaşam pratikleri sosyal medya devreye girdiğinde unutulup gidiyor. Unutulan sadece kültürel kodlar değil, aynı zamanda dini uygulamalar da. Sosyal medyada oluşan kültür ile toplumların kendi kültürlerinin karşı karşıya geldigi zamanlarda sosyal medya kültürü kazanan oluyor.
Bireyler sosyal medyada varlıklarını gösterebilmek için bağlı oldukları kuralları hiçe sayabiliyor. Yıllardır kabul edilmiş olan kurallar yavaş yavaş değil, oldukça hızlı bir şekilde yerlerinden sarsılıyor. İbadetler sosyal ağlar üzerinden canlı olarak yayınlanmaya başlıyor, diğer yandan mahremiyet kavramının sınırları en hassas olan inananlar için bile yeniden çiziliyor.  Çözüm önerisi sunmaktan daha ziyade tespitte bulunmak için kaleme aldığımız bu yazı sadece bir farkındalık oluşturmayı hedefledi; sorunları görmek ve çözümü birlikte oluşturabilmek için...

* Bu yazı Kagem Bülten'in 4. sayısında yayınlanmıştır.

6 Eylül 2018 Perşembe

İnziva


Emin değilim sizi görmek istediğime
Ördüğüm kozadan çıkmak istediğime de
Kapalı ama korunaklı
Yalnız ama huzurlu
Sabit lakin sakin
Küçük fakat rahat.
Zor kaçtım girdim içine,
Çokça emekle ördüm yaramaz çocuklar gibi çomak sokmalarınıza rağmen
Kaçtım, saklandım kimse bulamasın diye, kimse görmesin diye
Böyle iyiyim
Çünkü
Emin değilim sizi görmek istediğime

6 Haziran 2018 Çarşamba

Söz ve sükut ikilemi


Bir atanın sözüne göre “söz gümüş ise sükut altındır”. Mevlana’ya göre ise, “ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır”. Fuzûlî ise “söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” dizeleriyle dile getirmeye çalışmış içinin sıkıntısını. Günümüzden bir ses Birhan Keskin ise “İçime işleyen acıyı size değil/Bir suya bırakmayı öğrendim” dizelerinde sitemini dillendirir.

Eskiden ve günümüzden nice cümle sıralanabilir konuşmak ile susmak, söz ile sükut arasında gidip gelen ruh haline tercüman olan. Susmak insanın doğasına aykırı. Hep bir anlatma çabasında olmuş insan. Evrimsel düşünüldüğünde bir şekilde çıkardığı sesler anlamlı bir bütün haline dönüşene kadar şimdi yabanıl olarak adlandırılabilecek sesler çıkararak anlaşmaya çalışmış insan. Yaradılış’a göre ise Kur’an’da “Allah Adem’e her şeyin ismini öğretti” ile Kitab-ı Mukaddes’te ise “Önce söz vardı” ile söz öncelenmiş.

Dile getirmek, anlatmaya çalışmak insanın doğasında var, küsüp susmayı öğrenene kadar. İnsan gözünü hayata açtığından itibaren bir şekilde sesini duyurma isteğinde. Bebek rahimden dış dünyaya çıktığında ağlayıp bağırarak dünya ile selamlaşmakta, ardından ilk kelimeleri için herkes peşinde pervane olmakta, sonra ise “ne çok konuşuyor” diye sitem, konuşmuyor ise “neden konuşmuyor” diye feryat etmekte. Demek insanın insana yaranması zaten zor konuşsa da sussa da. Lakin konuşmak insanın doğasında var, susmak sonradan öğrenilen ya da susmak sonradan öğretilen. Dünyaya yeni gözlerini açan bebek “konuşmasam da olur, nasılsa anlamayacaklar” demeyecektir hiçbir zaman.

Yılların acımasızca öğrettiği şeylerden biri susmak. Fakat o atanın söylediği gibi “sükut altın” olduğundan değil, çünkü altının değerini bilmek için önce altını bilmek gerekir. Altının değerini bilmeyen için suküt sessizlikten başka şey değildir. Bir şeyler konuşmak sükuttan uzak kalmak değildir. Bazen konuşulan şey esas sözü gizlemek içindir. Bazen defalarca dile getirilen sözün karşılığının olmadığını gördüğünüzden yenilemeye ihtiyaç duymadığınızdandır sükut. Yani Mevlana’nın dediği gibi “ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabileceği kadardır” sözünün doğruluğunu bilmenizdendir. Fakat yine de içinizde Fuzûlî’nin attığı çığılıklara zaman zaman yenik düşerek “söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” ikilemidir.

İnsanın hayatı söz ile susmak arasında gidip gelir sanki. Konuşmaya başlarsınız, susmayı öğrenirsiniz; baktınız olmuyor konuşmayı yeniden öğrenirsiniz, sözün gücüne inanırsınız; birbirinin ardı sıra sıralanan sözlerin bir karşılığının olmadığını görünce yeniden susmayı tercih edersiniz.

Susmak, tam manasıyla susmak değildir aslında. Susan, içine konuşur; susan, içinde konuşur. Sözün duyulmaz hale gelişi, sözü susturmaz. Kimi bir bakış ile anlatmaya çalışır, kimi gözünün kenarında biriken bir damla yaşla. Lakin olanın muhatabınızda karşılığı yoksa herşey mana dışıdır. İletişim sürecindeki kod açma işlemi gerçekleşmiyorsa iletişim gerçekleşmez. Kod ortak değilse, iletişim tamamlanmaz.

Susmak, bazen nice sözle anlatılacak olandan daha kıymetlidir, lakin kodu çözene/çözebilene, çözme azmini geliştirene.