Hakkımda

Fotoğrafım
Şimdiye kadar İstanbul’da yaşadı, orada da doğdu . Toplamda 12 yılını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi koridorlarında geçirdi. Sosyolojide yaptığı yandal sırasında yoğun oryantalizm ve Said tartışmalarının etkisiyle yüksek lisans tezini medyada oryantalizm üzerine yaptı. Doktorada kafasından türlü çeşitli konu geçişi sonrasında yeni medyanın toplumsal etkileri üzerine çalıştı ve bu konuda çalışmayı sürdürüyor. Takıntılı bir biçimde iletişime erişmede eşitsizlik üzerine konuşup duruyor. “Ne var canım onlar da erişseydi” karşı çıkışlarını duydukça çıldırıyor. O anlarda bir ejderha gibi ağzından ateş püskürtmek istiyor. İletişim sosyolojisine ilgi duyuyor ve bilimin, ticaret için değil toplum için olduğuna inanıyor. “Yaptığından hoşnut olan bir öğretim elemanı emekliye ayrılmalıdır” sözünü benimsiyor, o yüzden yazdığı her şeyi iki gün sonra beğenmiyor.
medya ve din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya ve din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2018 Pazartesi

Mahremiyetin Değişen Yüzü: Sosyal Medya*

Çağımız bizi uçsuz bucaksız bir mekana (aslında mekan olmayan bir mekana) doğru çekiyor ve bu çekime neredeyse kimse karşı duramıyor. Bu girdabın adı sosyal medya.  Görsellik çağı olarak tanımladığımız çağ artık bu tanım yerine kendini görünürlük çağına bırakıyor. Artık görünmek var olamak ile neredeyse eş anlama geliyor.
Sosyal medyada kendimizi göstermek artık günümüzün şiarı.  Her yeni teknoloji gibi sosyal medya da bireylere kendi kurallarını getiriyor ve hatta belki de dayatıyor. Toplumsal kurallar ile sosyal medyanın kendi kuralları ise zaman zaman çatışma gösteriyor. Peki kim galip?Popüler hale gelen sosyal medya akımları karşısında geleneksel toplum kuralları mağlup olmuş gibi duruyor. Belki de sosyal medya kullanıcıları da bu mağlubiyetten şikayetçi değiller.
Zira kendini göstermek çağımızın en önemli isteği ve aynı zamanda sorunu. Sosyal medya bireylerin düşüncelerini, duygularını, fotoğraflarını, anlarını aslında hayatlarını başkaları ile paylaşabilmeleri için tasarlanmış bir yapıya sahip. Hayatın çoğu zamanını sosyal medya arkadaşları ile paylaşmayı arzu eden bireyler, belki zaman zaman gerçeklikten de koparak kendilerini teşhir ve ifşa etmeye başladılar. Dolayısıyla günümüzün en tartışılır kavramlarından biri mahremiyet oluverdi.
Mahrem kavramı sosyal medya ile büyük bir değişikliğe uğradı. Artık mahrem sayılan şeyler mahrem olmaktan çıkmaya, normal olarak kabul edilmeye başlandı. Ancak bazı şeyler halen tartışılabilir boyutta. Kültür ve toplumsal kurallarla karşıtlaştığını düşündüğümüz örneklerden yola çıkarak sosyal medyanın nasıl bir değişim yaşattığını tartışmaya çalışacağız.  
Sosyal Medya Bizi Şekillendiriyor Mu? Günümüzün belki de en sık kullanılan kavramlarından biri artık sosyal medya. Gençlerin ve hatta ileri yaştakilerin de dahil olduğu sosyal medya Web 2.0 teknolojisinin ortaya çıkmasıyla birlikte toplumların hayatlarına girmiş olan yeni bir mecra. Bir vazgeçilmez haline gelen sosyal medyayı basitçe eşzamanlı ve çift taraflı olarak bireylerin birbirleriyle paylaşımlarda bulunmalarını sağlayan bir ağ yapısı olarak tanımlayabilmek mümkün.
"Sosyal medya insanlar tarafından iletişimi kolaylaştırmak amacıyla yaratılan web tabanlı bilgi sunmakta, insanlar birbirleriyle hikayelerini ve deneyimlerini paylaştıklarından şu anda dünyadaki temel sosyal etkileşim kaynaklarından birini temsil etmektedir." 
Sosyal medya tanımı, insan hayatını kolaylaştırıcı ve daha fazla etkileşimde bulunmayı öngören bir çerçeveyi kapsıyor. Sosyal medyanın yola çıkış amacı tanımdaki gibi olsa da toplumlarda ciddi değişikliklere neden olabildiğini ve bireyi dönüştürebildiğini söyleyebilmek mümkün.  Hatırlamakta fayda var ki toplumlar, iç veya dış faktörlerden etkilenerek çeşitli değişimler gösterirler. Hiçbir toplum yıllar boyunca sabit kalmaz, kültürel öğeler değiştikçe toplumda değişir.
Toplumlarda yaşanan değişimlerin faktörlerinden biri de teknolojide yaşanan gelişmelerdir. Teknolojik determinist bir tavır geliştirmek doğru olmasa da teknolojideki gelişmelerin toplumu değiştiren unsurlardan biri olduğu ortadadır.  Her teknolojik gelişme gibi sosyal medya da bireyler ve toplumlar üzerinde değişimlere neden oldu. Teknolojik gelişmeler kendi kültürleriyle birlikte insanların hayatlarına girerler, dolayısıyla teknolojinin getiridiği kültür ile toplumun içinde var olan kültür bir çatışma içine girebilir.
Sosyal medyada ortaya çıkmaya başlayan bazı akımlar bireylerin kendi kültürleriyle ters düşüyor olsa da kabul edildi ve uygulanmaya başlandı. Sosyal medyada oluşan toplum -özellikle gençler arasında- bireylerin onaylanılması gereken bir yer haline geldi. Bu durum sosyal medya akımlarının öncelikle bireyleri ardından ise daha geniş bir kitleyi şekillendirdiği bir mecra oldu.  Mahremiyet Algısının Dönüşümü Sosyal medyanın bireyleri birbirine bağlarken aynı zamanda yeni bir iletişim biçimi de ortaya çıkarır. Bir sanal gerçekliğin ortaya çıktığı ağlarda bireyler kendilerine farklı profiller çizebilirler, olduklarından farklı davranabilirler. Bu farklılaşma son yıllarda üzerine çokça tartışılan bir alanı oluşturdu.
Tüm bu farklılaşmanın dışında toplumsal değer yargıları sosyal medya ile birlikte bir değişimden ve dönüşümden geçmeye başladı. Değişim ve dönüşümü tartışırken pergelimizi sabitlememiz gereken nokta mahremiyet algısı, zira sosyal medyanın temelden sarstığı yahut farklılaştığı kavram bu.  Belirtmek gerekir ki mahrem ve mahremiyet kavramları tanımlanması son derece zor alanlardır. Toplumdan topluma farklılık gösteren mahremiyet kavramı, aynı toplum içinde dahi farklı gruplar tarafından sınırları farklı çizilebilir. Ayrıca bu kavramın dönemden döneme değişiklik arz ettiği de söylenebilir.
Şimdi mahremiyet kelimesinin etimolojisine bakalım öncelikle, ardından kavram alanına değindikten sonra sosyal ağlarla birlikte yaşanan değişimi tartışalım. Mahrem kelimesi Türkçe'ye Arapça'dan geçmiştir ve kökü haram kelimesine dayanır.
Mahremin anlamsal alanına bakıldığında "1. Şeriatın yasak ettiği, haram. 2. Evlenmeyi şeriatın yasak ettiği nikah düşmeyen. 3. Yakın akrabadan olduğu için kadınların kendisinden kaçmadığı. 4. Biriyle içli dışlı, her türlü işlerini bilen. 5. Gizli, herkese söylenmez; herkesçe bilinmemesi gerek" anlamları ile karşılaşılır. Mahremden türetilen mahremiyet ise, "Mahrem olma durumu, bir kimsenin gizli özelliği. İslam hukukunda şer'an nikah düşmeme durumu"  karşılıklarını verir.  Gizlilik ve herkese kapalılık tanımlamaları içinde şekillenen mahremiyet, bu özelliklerinden dolayı ifşaya ve ifşaata kapalı olandır. Mahremiyetin sınırları hem toplum hem de birey tarafından belirlenir.
Bireyin kendine çizmiş olduğu sınır mahremiyetini ortaya koyar ve bu sınır onu toplumdan, kamusal alandan sınırlar, bireyin izin verdiği ölçüde bu alana girmek mümkün olur. Şunu da belirtmek gerekir ki; bireyin kendi mahremiyetini çizdiği alan da kısmen toplum tarafından belirlenir. Toplumun bireylere öğrettiği, yansıttığı hatta bazen dayattığı bazı sınırlar vardır ve bireyin bu sınırların dışında hareket etmemesi beklenir. Dolayısıyla kişisel mahremiyet toplumun da koyduğu görünmez sınırlarla bireylerin kendileri tarafından çizilir.  Günümüzde belki artık sosyal medyasız bir sosyallik düşünülemese de sosyal medyanın hayatımızda olmadığı günlerde bireylerin mahremiyetlerini kendi elleriyle ihlal etmeleri ve bu eylemden hoşnut olmaları çok mümkün gibi durmuyor.
Fakat bugüne baktığımızda Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'in söylediği gibi "mahremiyet artık norm değil. İnsanlar sadece daha çok ve çeşitli bilgiyi paylaşmakla kalmıyor, daha çok insanla ve daha açık bir şekilde paylaşıyorlar ve bundan memnunlar." Webster's New World Dictionary'e giren "abartılı paylaşım" kavramı şahsi bilgileri ortaya sermek; kişinin bir blogda veya başka bir yayın organında özel hayatını teşhir etmesi; teşhire maruz kalan kişiden ısrarla onay beklemesi anlamını taşıyor. Mesele sadece ifşa ve teşhir değil, aynı zamanda başkalarının da onayını alma arzusuna dönüşüyor. Bu arzu sosyal medyada ne yaş, ne cinsiyet dinliyor.
Descartes'in meşhur sözü olan "Düşünüyorum, öyleyse varım", "Görülüyorum, öyleyse varım"a dönüşüyor.  Görülmek ve kendini teşhir etmek aslında pekçok insan açısından sorunlu iken dini hassasiyetleri olan kişiler için daha problemli bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Burada biraz uzunca bir alıntı ile Nazife Şişman'a kulak verelim: "Müslümanların nefs terbiyesinin temel ilkesinin az konuşmak olduğunu; ayıpların örtülmesinin temel ahlak kaidesi olduğunu; kendini övmenin en büyük ahlak zaafı ve ‘görünme'nin de ‘olma'nın önündeki en büyük engellerden biri olduğunu kabul ederler. Bu kabullere rağmen Müslümanların, görmenin ve görünmenin hiyerarşisini değiştiren yeni teknolojileri sorgulamaksızın ve hiçbir filtre ya da kasis koyma gereği duymaksızın hayatlarına dahil ediyor oluşu, zamanımızın en çelişkili ve en eklektik durumu."  Sosyal Medya Kuralları vs Toplumsal Kurallar Sosyal medya kendi kurallarını herhangi bir aidiyet dinlemeden bireylere dayatabiliyor.
Ayrıca bireylerin toplum içinde varlıklarını sürdürebilmeleri, kabullenilmeleri ve onaylanmaları da bu dayatmaları kabul ile mümkün olabiliyor. Ancak zaman zaman toplumun kültürü ile sosyal medyanın kültürü birbiri ile çatışır hale gelebilir. Bu çatışmayı örnekler üzerinden yorumlamak daha yerinde olacaktır.  Bireylerin mahrem alanlarından biri hanesidir. Kültürel kodların bizlere söylediği evin, eve ait olan şeylerin kapıları samimiyete dahası yakınlığa bağlı olarak başka kişilere açılır. Ancak öncesinde bu hassasiyetlere bağlı olan kişiler dahi evlerinden görüntüleri sosyal medyada paylaşmakta artık bir sakınca görmez hale gelmişlerdir.
Evin içerisinde yapılan bazı değişikliklerin ya da eve yeni alınan bir eşyanın sosyal medyada paylaşılması neredeyse olağan karşılanır olmuştur. Evimizin kapılarını açmadığımız kişiler hatta belki hayatımız boyunca neredeyse 10 dakika bile konuşmadığımız Facebook arkadaşlarımız artık evlerimizin içine sızmışlardır. Evimizin anahtarlarını ise bizler onlara kendi isteğimiz ile teslim etmişizdir.  Diğer yandan fotoğrafla ilgili diğer bir konu ise kendimize ait olan fotoğraflardır. Belirli bir zaman öncesinde ve hala günümüzde suret yasağını tartışan Müslümanların bazıları artık kendi görüntülerini yayınlamakta herhangi bir sakınca görmemektedirler.
Sadece bir profil fotoğrafı belirlemenin ötesinde hayatlarının farklı zamanlarına yönelik anları takipçileriyle ya da ‘arkadaşlar'ıyla paylaşmakta herhangi bir sakınca duymazlar. Sosyal medyada görünür olmak kimileri için çoğu tartışmanın önüne geçmiştir. Elbette kendi hassasiyetlerine özen göstererek bu akımlara yenilmeyen kişilerin de varlıklarını ifade etmek gerekir.  Fotoğraf ile ilgili olarak değinilebilecek diğer bir konu ise bireylerin çocuklarının fotoğraflarıdır. Çocuğun elbette ki fotoğrafının yayınlanıp yayınlanmama konusunda herhangi bir tercihi bulunamaz, buna karar verecek olan onun ailesidir. Ancak kendi fotoğrafını yayınlamaktan imtina eden ve bunu doğru bulmayan bireylerin çocuklarının fotoğraflarını sosyal medyada paylaşmaları, kendi fotoğraflarını kullanmamak için çocuklarının fotoğraflarını profil fotoğrafı olarak kullanmaları bir çelişkiyi de beraberinde getirir. Kendi fotoğrafını sergilemeyi uygun bulmayan bir kişi neden çocuğunun fotoğrafını paylaşmakta bir sakınca görmez? Bir diğer tartışılabilecek konu ise özellikle bir dönem furyaya dönüşen yemek fotoğraflarıdır.
Özellikle özenli bir şekilde hazırlanmış olan yemeklerin fotoğraflarını çekerek paylaşmak sosyal medya kullanıcılarının bir dönem sıklıkla paylaştıkları fotoğraflar arasında yer aldı. Çoğunluğu "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" Hadis-i Şerif'i ile yetişmiş olan bir toplumun sosyal medya trendlerini takip etmek, üstten dayatılmış olan bir kültüre boyun eğmesi tartışılır konulardan biridir. Yediği ve ulaşabildiği yiyeceği ekonomik ve sosyal statü göstergesi olarak görmeye başlayan bireyler, içinde yetişmiş oldukları diğer toplumsal değerleri düşünmeksizin kendilerini sosyal medyada oluşan değerler sisteminin rüzgarına bırakıvermişlerdir. Dışarıda lokanta ya da cafelerde yediklerinin fotoğraflarını teşhir etmekten çekinmeyen bireyler aynı zamanda evlerinde hazırlamış oldukları sofraların da fotoğraflarını ifşa etmekten geri durmazlar.  
Sosyal Medya ile Aracılandırılan İbadet Sosyal medyada eleştirilebilecek paylaşım örnekleri ayrıca ibadet sırasında yapılanlar olabilir. Gidilen camiiden konum bildirmek sıralayabileceğimiz örneklerden belki de en masum olanı. İbadethanede bulunup maneviyatı yaşamanın yanı sıra ayrıca sosyal medya arkadaşlarını da durumdan haberdar etmek arzusu ortaya çıkar. Zira sosyal medya her attığımız adımı duyurmaya yönelik bir sistem ile işler.
Namaz kılarken çekilmiş fotoğraflar ise manevi arayış dışında farklı arayışları da imler niteliktedir.
Hacc'dan paylaşılan fotoğraflar hatta sosyal ağlar üzerinden yapılan canlı yayınlar ibadetin mi yoksa sosyal ağ ‘cemaati'ne duyurunun mu önemli olduğu sorusunu/sorununu akıllara getirir.
Her şeyi gören ve bilen Allah'a yapılan ibadeti, bireyler, her şeyi göremeyen ve bilemeyenleri de görür ve bilir hale getirmek için sosyal medyayı kullanır.
Sosyal medya ile yapılan ibadeti göstermek neredeyse sosyal medya ‘farz'larından biri haline dönüşmüştür.  
Sosyal medya ve ibadet ile ilgili olarak karşımıza çıkanlardan bir dini aracılandırmak olarak tanımlamaya çalışabileceğimiz olgu. Bu olgu ile sosyal medya üzerinden yapılan duaları belirtmeye çalışıyoruz. Çeşitli sosyal medyalar aracılığı ile paylaşılan dualara çokça şahitlik ediyoruz. Burada birey ya da inanan diyelim, Allah'a yapması gereken duayı sosyal ağ ile aracılandırıyor yani Allah'a bu yol ile ulaşmaya çalışıyor. Eğer bunu yapmıyor ise -ki böyle düşünmediğini düşünmek isteriz- o zaman ibadetini teşhir etmeye çalışıyor.
Belki gün içerisinde, iftar sofrasında etmediği duayı sosyal medya hesaplarından paylaşmayı tercih eden bir grubun olduğunu söyleyebilmek hiç de zor değil.  
Değerlendirme Az bir süredir hayatımızın içinde olan sosyal medya her geçen gün alışkanlıklarımızı, değerlerimizi daha fazla etkileyen ve hayatımızı şekillendiren bir hal almaya başladı. Toplumun hangi kesiminden olursa olsun sosyal medya kültürüne direnç odakları geliştirebilmek pek mümkün olamıyor, değer yargıları ile sosyal ağlar üzerinde yapılanlar birbiri ile çelişiyor. Kültürümüzün getirdiği bazı yaşam pratikleri sosyal medya devreye girdiğinde unutulup gidiyor. Unutulan sadece kültürel kodlar değil, aynı zamanda dini uygulamalar da. Sosyal medyada oluşan kültür ile toplumların kendi kültürlerinin karşı karşıya geldigi zamanlarda sosyal medya kültürü kazanan oluyor.
Bireyler sosyal medyada varlıklarını gösterebilmek için bağlı oldukları kuralları hiçe sayabiliyor. Yıllardır kabul edilmiş olan kurallar yavaş yavaş değil, oldukça hızlı bir şekilde yerlerinden sarsılıyor. İbadetler sosyal ağlar üzerinden canlı olarak yayınlanmaya başlıyor, diğer yandan mahremiyet kavramının sınırları en hassas olan inananlar için bile yeniden çiziliyor.  Çözüm önerisi sunmaktan daha ziyade tespitte bulunmak için kaleme aldığımız bu yazı sadece bir farkındalık oluşturmayı hedefledi; sorunları görmek ve çözümü birlikte oluşturabilmek için...

* Bu yazı Kagem Bülten'in 4. sayısında yayınlanmıştır.

6 Ekim 2017 Cuma

Türkiye'de Medya ve Din Çalışmalarını Yeniden Düşünmek

Türkiye’de medya ve din çalışmaları bir zamandır sürüyor. Belki elzem ihtiyaçlardan biri de bu çalışmalarla ilgili bir bibliyografya hazırlanmasını sağlamak, şu an elimizde böyle bir çalışma mevcut değil. Öncesinde yapılan çalışmalar olmakla birlikte yaklaşık 3-4 yıldır medya ve din alanında çalışmaların yaygınlaştığını gözlem yöntemi ile söyleyebilmek mümkün.

Çeşitli toplantılar, yapılan bazı yayınlar, bazı sivil toplum kuruluşlarının ilgisi konuyu daha tartışılır bir duruma getirdi. Medya ve din konusunun akademi çatısı altında tartışılmaya başlanması, lisansüstü tezlerin yapılması, İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Medya ve Din Sempozyumu’nun yapılması, son olarak Erciyes Üniversitesi’nde Medya ve Din Araştırma Merkezi’nin kurulması akademide çalışma alanının belirlenmesi adına atılmış adımlar.

Medya ve din konusunun akademide tartışılmasının nedenleri arasında başka tespitlerde de bulunmak mümkün ve hatta bulunmalıyız da. Sosyal medya kullanımının artık gündelik hayatın bir parçası olması ve bireylerin inançlarıyla ilgili paylaşımlarda bulunması ya da ibadetleri için bazı uygulamaları kullanması gibi davranışları da konunun ilgi uyandırma nedenlerinden biri. Ancak en önemli unsurun Türkiye’deki siyasi konjonktür değişimi olduğu tespitini bir yere koymak gerekli. Akademide bitmek bilmeyen “cadı avı”nın bir kez de 28 Şubat’ta yaşandığı dönemde çok az insan medya ve din konusu üzerine çalışmayı düşünmüştür. Sonrasında gelişen olaylardan günümüze gelene kadar ise akademinin kırmızı çizgileri değişmiş ve konu daha tartışmaya müsait bir ortam yakalamıştır. Bu müsait ortamın yakalanışı akademik özgürlüğün ilerlediği anlamına elbette gelmez, sadece bir paradigma değişikliğidir. Lakin bu değişen paradigma yıllardır tartışılması ve konuşulması gereken bir akademik alanın kapılarını aralamıştır. Konunun yurt dışında uzunca zamandır çalışıldığı ve artık kurumsal hale geldiği aşikardır.

Medya ve din çalışmaları, akademik perspektiften bakıldığında disiplinlerarası bir alandır. Geleneği açısından bakıldığında iletişim bilimi alanı birçok bilim alanı ile temasta olan bir alan. Medya kavramına din de eklenince ilahiyat da dahil oluyor. Yani konu ne sadece iletişimcileri ne de ilahiyatçıları ilgilendiriyor. O halde birlikte çalışmak, fikir alışverişi yapmak zorunluluğu ortaya çıkıyor. Medyanın dini kavramları yanlış kullanmasını eleştiren bir ilahiyatçı yaptığı eleştiride iletişim alanına ilişkin bir kavramı hatalı olarak kullanabilir ve kullanıyor. Bir iletişim bilimcinin de elbette yıllarını ilahiyat alanına vermiş bir akademisyenin bilgisine sahip olması mümkün olmayacaktır. Bir bilim alanının diğer alana ilişkin kavramlara hakim olması günümüzün “uzmanlık” dünyasında gerekli görülmüyor olsa da bu alanla ilgili çalışanların bir üst dil belirlemesi açısından durum önem arz ediyor. Ortaya konulan çalışmaların gerçekten bir yaraya merhem olması, topluma faydalı olması arzu ediliyorsa disiplinlerarası ortak çalışmalar yapmanın gerekliliği ortaya çıkıyor. Medya ve din konusu tartışılmaya başlandığı zamandan beri medyanın, dini bilgiye hakim olan kişilerden danışmanlık alması önerilen başlıklardan biri haline geldi. Bu öneri öncelikle, iki taraflı olarak akademi içinde benimsenmeli. Ortak çalışmalar yapılmasa bile –ki yapılması zorunlu görünmekte- çalışmalardan diğer alanlardan destek almak gerekliliği ortaya çıkıyor. Akademinin medyaya ve din kurumlarına önerdiğini öncelikle kendisi yapmalı.

Diğer yandan medya ve din tartışmaları ağırlıklı olarak bir noktaya saplanmış olarak duruyor. Temsil bunların en başında geliyor. İletişim çalışmaları denildiği zaman temsil konusu önemli çalışma alanlarından birini oluşturur. Din, cinsiyet, sosyal sınıf vs konularında uluslararası literatürde temsil araştırmaları yapılmış ve yapılmaktadır. Türkiye’de medyada dinin nasıl temsil edildiği elbette önemli sorunsallardan biridir ve bir araştırmayı hak etmektedir. Bir araştırma projesi ve ekibi ile (ve elbette bunun için bütçe gerekmektedir) geniş çapta bir araştırmanın yapılması önemlidir. Alana ilişkin yapılan çalışmalar olsa da çoğu daha dar bir kapsama sahiptir. Ana resmi görebilmek adına geniş ve güncel bir çalışmanın yapılması önem taşımaktadır.

İnternette basit bir arama yapıldığında dahi karşımıza çıkan uluslararası literatürün sadece başlıklarına göz gezdirildiğinde bile ne kadar farklı boyutlarla konunun ele alındığı görülmektedir. Her toplumun yapısı ve bilgi ihtiyaçları elbette farklıdır ancak medya ve din alanı özellikle sosyal medya ile birlikte pek çok tartışma alanı sunmaktadır. Konunun farklı boyutlara açılması, farklı alanlarda tartışılması bir gerekliliktir. Diğer bir gereklilik ise medya ve din çalışmalarındaki din boyutunun sadece Sünni-İslam çizgisinde oluşmasıdır. Pek çok dine evsahipliği yapmasıyla övünülen Anadolu’da yaşayan ve aynı şekilde temsil edilen/edilmeyen inançlar medya ve din konusunda yapılan tartışmalarda yer almayı hak etmektedir. Bu konu ile ilgili çalışan bir akademisyen imamın, bir bir filmde kötü karakter olarak gösterilmesini örneklerken Hristiyanlar için önemli olan ‘kutsal kase’ye atıf yapan bir komedi filmini de eleştirmemeli midir? Türkiye medyası üzerine tartışma yapılıyor ise yanlış temsil edilenler kadar hiç temsil edilmeyenler de tartışılmayı hak etmektedir.

Bilimin toplumsal bir fayda üretmesi açısından yapıldığını düşünüyorsak uluslararası medyada yıllardır olumsuz temsil edilen ve IŞİD ile birlikte tırmanışa geçen İslam imajının nasıl sunulduğuna ilişkin bir araştırmayı yapmak için medya ve din alanında çalışanlar bir araya gelebilmelidir. Sorunu ortaya koymadan çözüm yolları üretilemeyecektir. Tartışmalarda, konuşmalarda, beyanlarda dile getiriliyor olsa da bilimsel yayına dönüşmediği sürece akademik alan açısından anlam taşımayacağını hatırlatmak yersiz olacaktır.

Sonuç olarak, Türkiye’de başlamış olan medya ve din alanındaki çalışmaların tartışılabilir olması öncelikli olarak önemli bir adımdır. Ancak gerçek sorunları tespit ederek özellikle kolektif çalışmalara ağırlık verilmesi gerekliliği ortadadır, zira asıl sorunu ortaya koyabilecek çalışmalar geniş kapsamlı ve bireysel yapılması mümkün olmayan çalışmalardır. Alanın tartışılmaya başlandığı ilk zamandaki tespitlerin üzerine artık yenilerini eklemek ve çalışma sınırlarını genişletmek bir yaraya merhem olabilmek için gereklilik olarak durmaktadır. 

* Bu yazı http://islamvemedya.com/haberler/24-manset/594-medya-ve-din-calismalarini-yeniden-dusunmek.html'de yayınlanmıştır.